Batan gemi orkestrası
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Pek çoğunuzun hayatında bugün hiçbir şey olmayacak. Ama birileri işinden, canından, sevgilisinden, huzurundan ya da mutluluğundan olacak. Gazetelerde onların haberlerini...

Pek çoğunuzun hayatında bugün hiçbir şey olmayacak. Ama birileri işinden, canından, sevgilisinden, huzurundan ya da mutluluğundan olacak. Gazetelerde onların haberlerini okuyacak, belki en fazla üzüleceksiniz, sonra geçecek. Her şey geçer, biliyorsunuz. Ben bu yazıyı yazarken hayatımda hiçbir şey olmadı. Yani kayda değer bir şey olmadı. Hep alıştığımız şeyler… Bizim hiçbir şey olmadığını düşünmemizi sağlayan şey, hayatımızda önemli değişiklikler olmaması değil sadece. II. Dünya Savaşı sırasında Berlin’de üniversiteye giden bir Türk’ün hatıratını okumuştum. Berlin bombalanırken üniversitede ders yapmaya devam ettiklerinden bahsediyordu. Burada Alman toplumunun disipline verdiği önemi görenler olabilir. Peki ya 12 Eylül askeri darbesinin yaşandığı günlerde, tutuklu olmayan ya da polisten kaçmayanların haricinde herkes işinde gücünde değil miydi? Çoğunluğun hayatında hiçbir şey olmamıştı darbe olduğu zaman. Alışkın oldukları hayatı sürmeye devam etti herkes. Bu açıdan ünlü “Titanic” filmi de anımsanabilir. Hiç batmayacağı düşünülen Titanic gemisi, yavaş yavaş okyanusun karanlık sularına gömülürken, geminin orkestrası romantik parçalar çalmaya devam ediyordu. Hayatımız bir bakıma o sahneye benziyor. Orkestra çalmaya devam ediyor, gemi yavaş yavaş batarken…

Düzenin açıklarını kapatma vazifesi gören yazılı ve görsel basın, bir tür orkestra olarak düşünülebilir. Elbette Titanic orkestrası gibi masumane bir amaca da sahip değil bu orkestra. Titanic bizim sularımızda batsaydı, muhtemelen herkes kamarasına çekilerek televizyondan izlerdi geminin batışını. Başbakan’ın güven verici sözleriyle teselli bulur ve çoğunluk, kamarasının penceresinden dışarıya bakma zahmetine bile katlanmazlardı.

Müdavimi olduğum Balıkçılar Kahvesi’nin bilge kişisi Macit Amca, hayatı denizlerde geçmiş bir balıkçı olarak içinde bulunduğumuz geminin su aldığından kendi adına emin. “Eğer, ülkeyi yönetenler vatan-millet-sakarya edebiyatı yapmaya başladılarsa, kesin gemi su alıyordur” diyor. Dediğine göre, içinde bulunduğumuz gemiyi hep tıkaçlarla batmaktan kurtarmaya çalıştık. Geçici çözümler üretmek konusunda ustalaştığımız kesin, ama geçici çözümler sadece daha büyük tıkaçlar yapmamızı sağlamaktan başka bir işe yaramadı. Halbuki bu geminin baştan sona bakıma ihtiyacı var. Anayasa maddelerinde olduğu gibi arada birkaç tahtayı değiştirmekle olacak şey değil.
 
Başbakan’ın bir televizyon dizisi için yargıyı göreve çağırmasını ya da kürtajın yasaklanmasını, idamın geri getirilmesini savunmasını da tıkaçlar olarak görüyor Macit Amca. Geminin su alan deliklerinin gözden uzak tutulması, en az tıkaçlar kadar mühim. Mesela ekonomik sorunlar konuşuluyor mu hiç? Gerçekten büyüyen bir ekonomimiz mi var? İşsizlik sorunu, bir televizyon dizisinden daha mı mühim? Mühim, hem de çok mühim diyor Macit Amca. Bu sadece Türkiye için de değil, dünyadaki pek çok ülke için de insanların nasıl hayaller gördükleri, karınlarının tok olup olmadığından daha mühim bir mesele. Zaten Doğu Bloku ülkelerinin kaybettiği yer de burası oldu diyor, kendi kitle kültürü ideolojilerini oluşturamadılar. Çünkü sahip oldukları ideoloji, kitleyi değil, sınıfı temel alıyordu.

Neden mi gerekli bu kitle kültürü ideolojisi? Kapitalist tahakküme karşı direnişin kırılması ve sınıf bilincinin tasfiyesi için kitle kültürünün, popüler kültürü işgal ederek dönüştürmesi gerekiyordu ve bunu muazzam bir biçimde, hem de yazar ve sanatçıları da suç ortağı hâline getirerek başardılar. Ama eğer kitle kültüründen bahsediyorsak, en başat sorunumuzun da kimlik sorunu olması kaçınılmaz. Joel Kovel, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Arzu Çağı” kitabında, kitle kültürü yaratılırken toplumsal yapıdaki kamusal ve özel alanların birbirinden tamamen koparılmasının sonucu olarak benliğin boş bir kabuk hâlini aldığından bahseder. Bu boş kabuğun, reklamcılar ve politikacılar tarafından nasıl istismar edildiğini, Herman Melville’in “The Confidence-Man: His Masquerade” adlı son yapıtına bakarak izah eder. İşin ilginç tarafı, Melville de Amerikan toplumunu bir nehir gemisine yerleştirmiştir romanında. Bu maskeli balo üzerine kurulu dev organizmanın, kitle kültürü içinde benliklerini yitirecek insanlardan oluşacağını çok önceden bildirmişti Melville. Biz, biraz geç yaşıyoruz tüm bu süreçleri. 1980’den sonra ivmesi ve şiddeti artan bir biçimde kitle kültürü içine hapsolmamızın ve en acılı bir biçimde kimlik sorunlarıyla boğuşmamızın nedeni de bu bir bakıma. Melville’in gemisinde, insanlara kimlik ve özgüven aşılayarak benliklerini daha çok parçalayan dolandırıcı kılıklı bir adamın etrafında gelişiyordu olaylar. Güven Adamı olan dolandırıcı, insanlara şöyle seslenir: “Kim bilir, belki de bir zamanlar kendinizi başkası olarak görmüştünüz. Daha tuhaf şeyler olmuştu.” Ve bu ikna edici konuşma, konuştuğu kişinin kendisini başka bir kimlikte düşünmesi, düşlemesiyle sonuçlanır. Bugün de bir ikna sürecinden ve kimlik değişiminden geçiyoruz, benliklerimizi yitirerek… İçinde bulunduğumuz gemi yavaş yavaş batarken pek çoğumuz kamaralarına çekilmiş, televizyondan izliyor olup biteni. Bugün, çoğumuzun hayatında hiçbir şey olmayacak… Çünkü her şeye rağmen çalmaya devam eden büyük ve güçlü bir orkestramız var…