Batı’da büyük durgunluk; Güney’de olası çalkantılar
KORKUT BORATAV KORKUT BORATAV
Son uluslararası krizin tamamen aşılamadığı görüşü yaygınlaşıyor...
Son uluslararası krizin tamamen aşılamadığı görüşü yaygınlaşıyor. Batı’nın bir “büyük durgunluk” ortamına girmekte olduğu ileri sürülüyor. Çevre ekonomilerinde ise, metropolden kaynaklanan çalkantı olasılıkları güçleniyor.

Krizlerin ne birincisi, ne de sonuncusu... Defalarca tartıştık; gösterdik ki, burjuva iktisadı kapitalizmin, kapitalist dünya sisteminin bunalımlar zincirini bir bütün olarak kavrayamamaktadır. Buna karşılık Marksist kuramcılarca yüz yıl önce geliştirilen emperyalizm analizi, evveliyatı ve uzantılarıyla son krizin tüm öğelerine ışık tutmaktadır.

Bu perspektifi içeren panoramik bir “kriz gezintisi” yapalım.
 
***
Yakın geçmişle başlayalım. 1998-2001 döneminde de dünya ekonomisi bir kriz sürecinden geçmişti. O yılların bunalımları finans kapitalin çevre ekonomilerinden çıkmasıyla tetiklenmişti. Doğu Asya, Rusya, Latin Amerika ve Türkiye güzergâhını izleyen krizler zinciri, tüm uğrak noktalarında milli gelirleri aşağı çekmiş; ancak bu olumsuzluk metropol ekonomilerini etkilememişti. Krizi yaşayan “Güney” coğrafyası, büyük ölçüde IMF’nin katı, acımasız kriz yönetimi reçetelerine teslim olmuş; uluslararası finans kapitale (alacaklı bankalara) büyük boyutlu kaynak aktarımları böylece gerçekleşmiştir. Batı’nın bu kriz döneminden kazançlı çıktığı söylenebilir.

Son uluslararası krizi de “malûmu tekrar” ederek hatırlayalım: Bu kriz 2007 sonlarında Batı’da başladı; 2009 ortalarına kadar sürdü. Sermaye hareketlerindeki durgunlaşma, “tersine dönme” ve ithalat talebinin düşmesiyle çevre ekonomilerine yayıldı. Bu “yayılma” 2008 sonlarında başlayarak altı ay kadar sürdü.

Kriz içinde metropol ekonomilerinin tümünde milli gelir en azından bir yıl düşmüştür ve (Kanada hariç) hepsinde 2009 düzeyi, 2007’nin altındadır.

Buna karşılık kriz, çevre ekonomilerinin tümünü etkilemiş; ancak bir bölümünde sadece yavaşlama (büyüme hızlarının düşmesi); bir bölümünde ise küçülme sonuçları yaratarak…

Dünya ekonomisinin son iki krizinin yaygınlaşma biçimleri arasındaki fark, emperyalist sistemin asimetrik, eşitsiz yapısını ortaya koymaktadır: Çevrede patlak veren krizler, finans kapital aracılığıyla metropol ekonomilerinin lehine sonuçlar verebilmekte; buna karşılık metropolde patlak veren krizler, sistemin çevresinde yer alan tüm ekonomileri (farklı boyut ve biçimlerde de olsa) olumsuz doğrultuda etkilemektedir.

***
Metropol ekonomileri, son krizi büyük ölçüde finans kapitalin denetimi altında, talepleri doğrultusunda yönettiler. Bütçede, özel sektörde ve cari işlem dengesinde büyük boyutlu açıklar veren ABD ve Britanya başta olmak üzere tüm Batı hükümetleri hazinenin, merkez bankalarının musluklarını sonuna kadar açtılar; işsizlerden, konutlarını yitiren borçlulardan sakındıkları fonlarla bankaları, şirketleri kurtardılar; aşırı likidite genişlemesi ve sıfıra yakın faizlerle finans kapitale kaynak pompaladılar.

Emperyalizm kuramcılarının vurguladıkları bir olgu Batı’da izlenen “kriz yönetimi” uygulamalarında açıkça gözlendi: Devlet aygıtının dev sermaye grupları, özellikle finans kapital tarafından tutsak alınması…

Buna karşılık kriz ortamına kırılgan koşullarda giren çevre ekonomileri, IMF ve AB’nin katı, talep kısıcı programlarını uygulama zorunda bırakıldılar. Benzer biçimde yıllar boyunca uluslararası sermayenin katkı yaptığı dış denge sorunlarıyla karşılaşan Üçüncü Dünya ülkelerine kaskatı, ödünsüz “kemer sıkma, kamu açıklarını daraltma” reçeteleri uygulattırıldı. 2000’li yıllarda çılgın bir tüketim temposuna savrulan; emperyalist saldırganlık nedeniyle kamu açıklarını dört nala artıran; 800 milyar dolara ulaşan dış açıklar veren ABD ise hiçbir zaman IMF programlarının etki alanı içine girmedi.

Benzer özelliklerdeki metropol ve çevre ekonomileri için tamamen zıt reçetelerin gündeme gelmesine yol açan asimetrik, hegemonik ilişkiler… Yani, emperyalist sistemin geleneksel analizinin bize öğrettikleriyle birebir örtüşme…

***
Metropol ekonomilerinde iç talepteki durgunluk sürerken finans kapitale sınırsız, ucuz likidite pompalandı ve spekülatif fonlar çevre ekonomilerindeki kâğıttan varlıklara aktı. 2010'dan itibaren Batı’da durgunluk; Brezilya’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir “Güney” coğrafyasında ise sıcak para girişlerinden kaynaklanan hızlı bir balonlaşma ve bozulan dış dengeler… Bir dizi çalkantı, mini-kriz öngörüleri artıyor.

Madalyonun bir de diğer yüzü var: Kriz öncesindeki konjonktürde bol kepçe dış kaynak kulanıp astronomik cari açıklar veren Doğu-Orta Avrupa ülkeleriyle avro bölgesinin zayıf halkaları, bugünlerde IMF ve AB’nin direktiflerine teslim olarak küçülmekte; uluslararası bankaların alacakları halk sınıflarının sırtından ödenmekte; metropol sermayesine böylece kaynak aktarılmaktadır.

Geleneksel emperyalizm çözümlemesi, metropol-çevre ilişkilerinin sömürü, kaynak aktarımı ve bağımlılık öğelerine dayandığını ileri sürer. Sömürünün nicel göstergesi, çevre ekonomilerinden çıkan kâr-faiz akımlarıdır ve bu bilanço daima tek yönlüdür. (Farklı bir ifadeyle, bir çevre ekonomisi metropole daima net olarak kâr-faiz aktarır.) Sermaye hareketlerini de kapsayan net kaynak aktarımı ise iki yönlü de olabilir. Net aktarım çevre lehine dönüştüğünde ekonomik canlanmanın maliyeti artan bağımlılık ilişkileridir: 2010’dan itibaren çevreye akan astronomik sıcak para akımlarının yol açtığı gibi… Bu “güzel günler”in faturası, balon patlayıp dış borç krizleri gündeme gelince gözlenecektir: 2009’dan sonra IMF’nin istikrar programları ve AB baskıları altında uluslararası finans kapitale kaynak aktaran Avrupa’nın çevre ekonomilerinde olduğu gibi… Ve 1998-2001 krizleri için de Asya’da, Latin Amerika’da, Türkiye’de olduğu gibi…
 
***
Metropolü “büyük durgunluk” içine sürükleyen kriz kapitalizmin krizidir. Bizim buralara yansıdığı, yayıldığı, biçimiyle, boyutlarıyla emperyalizmin krizidir. Emperyalizmle kâr-zarar; kazanç-kayıp bilançosu çıkarılamaz; mücadele edilir. Bugünlerde Yunanistan’da, İspanya’da finans kapitalin kendilerinden istediği bedeli ödemeyi reddeden emekçiler, gençler, meydanları işgal ediyorlar; parlamentoya saldırıyorlar ve emperyalizme karşı mücadele bayrağını açmış oluyorlar.
 
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız