Bayram niyetine üç yazar, üç kitap
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Ramazan Bayramı’nın ilk günü! Ben de kutlama niyetine, aklımı da, duygularımı da sarıp sarmalayan üç kitaptan söz etmek istiyorum..

Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul; Ayşegül Devecioğlu’nun Ara Tonlar, Ece Temelkuran’ın Devir adlı kitaplarından...

Bu üç kitap hakkında hayli nitelikli değerlendirmeler yapıldı. Benimki onlar gibi edebiyat eleştirisi olmayacak, yapamam da.... Ancak, epeydir “gönül bayramlarını” yitirmiş bu ülke ile acılarla pisliklere bulanmış bu dünyada çirkinlikler arasından süzülüp gelen “güzellikleri” atlamamak, konuşmak gerekiyor.

Öte yandan, üç kitap da, ülkenin acımasız gerçekliklerinden yola çıkarken, tüm politik söylemlerden daha fazla şey söylemeyi ve insana derinden dokunmayı öyle başarmaktalar ki, yarattıkları dalgalanmalar, bıraktıkları izleri anlatmamak olmaz. Ben de onu yapmaya çalışacağım.

Burhan Sönmez’in kitabı, karakterleri, hikâyesi, anlatımı ile usta işi bir yapıt. Decamoran’a benzetiliyor. Romanda, hücreye kapatılmış, insafsızca işkence gören dört kişi var; ancak anlatılanlar yapılan işkenceler, çekilen acılar değil; ondan daha fazlası. Öyle bir anlatım ki, zaman ve mekân arasında kurulan ilişki, kurgu içine yerleştirilen alt hikâyeler, ana karakter olarak kabul gören İstanbul’un yerüstü ile yeraltısının birlikte verilişi, yaşadıkları korku ve acı karşısında hücredeki dört kişinin hayalen de olsa farklı gerçeklikler yaratma çabaları karşısında soluğunuz kesiliyor.

Sönmez’in bir söyleşisinde dediği gibi aslında, yeraltı ve yerüstü farklı değil; aynı gerçeğin farklı yüzleri. Roman bu gerçeklik üzerine kurulu. Ancak bu basit gerçeklik içinde fevkalade olan, hücredeki o dört kişinin hikâyeler, hayallerle yeraltında yerüstünü yaratma çabaları. Bu nedenle, bana göre, romanın asıl kahramanı bu destansı yaratıcılık! Yine bu nedenle, bu kadar naif ve güçlü, bu kadar insancıl ve dokunaklı bir hikâye yaratan yazara hayranlık duymamak mümkün değil.

Ara Tonlar’ın derdi ise bambaşka. Bu ülkenin politik macerasının insanlarda yarattığı yıkıma odaklanmakta. Bir anlamda her gün karşımıza çıkıp, bize “nereden nereye! “sorusunu sorduranların hikayesi. 12 Eylül öncesindeki devrimci kimliklerini geride bırakmış, bunları hatırlamak bile istemeyen insanların 20 yıl sonrası, içleri boşalmış halleri... Devecioğlu, bu halleri incelikli anlatımlarla ilmik ilmik örmüş. Geçmişin üstü örtülmüşken, bir arkadaşlarının geçmişten çıkıp gelmesiyle dengelerin nasıl altüst olduğu, gelenin geçmişle ilgili hesaplaşmalara neden olacağı kaygısıyla duyulan öfke, romanın kadın kahramanının bu gelişle, geçmişe ve bugüne ilişkin sonu gelmeyen hesaplaşmaları... Ne çok şey kaybolmuştur! Sözcüklerin anlam yitirmesi, duyguların koflaşması, sahiciliğin sırra kadem basması gibi, geriye döndürülemeyecek bir yıkımdır söz konusu olan. Oysa geçmiş, anlaşılmayı beklemektedir. Örneğin, geçmişte “sizden, bizden“ gibi kategoriler yaratıp “ana tonların güvencesine” sığınmak, ara tonları görmezden gelmek gibi hatalar vardır.

Kitabın sonunda söylenen de bu olur: “Yenilgi biraz da bu değil mi; ana tonlara teslim olmak....”

Temelkuran’ın kitabı, Devir, 12 Eylül’deki darbe öncesini iki çocuğun gözünden anlatmakla farklı bir anlatım denemektedir. Politik gelişmeleri, günlük yaşamı, ailevi sorunları, komşuları, gecekondularda sürüp giden devrimci mücadeleyi iki çocuğun bakışı ve diliyle okuruz. Bu anlatım içinde, kendimizi, yakınlarımızı bulur, okurken yaşarız da... Farklı çevrelerden gelen iki çocuğun, yaşadıklarına anlam verme çabaları, bu çaba içinde yaptıkları çıkarsamalar, bir araya gelmeleriyle yarattıkları dünya ise, hem sımsıcak hem okuyucuyu içine katacak cinstendir. Böylece biz de, onlarla birlikte, devrimci abilerle ablalar kazansın diye kelebeklerin Meclis’e sokulması, Kuğulu Park’taki kuğuların kurtarılması, kurtarılan kuğu ile yolculuğa çıkılması ile çocuklar gibi sevinir, “korkunçlu” olaylar yaşanırken onlar gibi üzülürüz.

Temelkuran, bu kitaba, hatırlamadıklarımıza ses kazandırma çabasıyla giriştiğini söylüyor. Ortaya her iki açıdan başarılı bir eser çıktığını da söylemek gerek.

Sonuçta, edebiyatın, politikadan ve politik kavramlardan çok daha etkili bir dil olduğuna kuşku yok.

Ayşegül Devecioğlu, Ara Tonlar ile ilgili bir söyleşide şöyle diyor: “Yıllardır o dönemi (12 Eylül) anlamlandırmaya çalışıyorum ve politik olarak da bir şeyler yazıyorum. Ancak siyasi kavramlar ne denli güçlü olurlarsa olsunlar, kaybolan zamanın hakikatini bize vermekte yetersiz kalıyorlar. Arada yalnız edebiyatın doldurabileceği bir mesafe kalıyor.”

Türkiye’nin kahredici politik gerçekleriyle ilgili bu kitaplar da, hakikatin bir perdesini daha kaldırıyor.

Öyle ki, gerçekler daha çıplak, daha sahici olurken, daha yakınımıza da gelirler...İnsan ve ülke gerçekleri üzerine düşünenler için bayram hediyesi sunarlar bize.