Anasayfa BİRGÜN PAZAR "Bazen dünya hastalanır" korkma, küfret!

“Bazen dünya hastalanır” korkma, küfret!

Romanın en çarpıcı cümlelerinden biri “Yalnızca itaat etmeyi bilenler, emir verebilir.” Bu cümle itaat eden/itaat ettiren ilişkisinin nasıl da kolay yer değiştirebileceğini ne güzel özetliyor. Kitapta politik bir söylem kullanılmamış, sembolik bir dil tercih edilmiş

TÜREY KÖSE

Mine Söğüt gerçeğin altından girip, “üstüne” çıkıyor. Kutsal aileyi yerin dibine sokuyor, korkuyla terbiye edilenleri isyana çağırıyor, “küfrü duasından büyük” olanları yüceltiyor. Sözcüklerinin kudreti; iktidarlara kökten itirazı, müdanasız uzaklığı, gözü kara yıkıcılığı, deli yalnızlığı, isyankar öfkesi ve “kutsal”ları kâle almamasında… Hizaya girmeyi reddeden, parmak kaldırmadan söz alan bir yazar o.

“Faşizm” tarih kitaplarında eski bir kâbus olarak kalmaya direniyor, farklı coğrafyalarda farklı kılıklarda yeniden ortaya çıkıyor. Faşizm günlerini anlatan edebiyat ve sinema külliyatına da her gün yenileri ekleniyor. Arka arkaya okuduğum Siegfried Lenz’in Almanca Dersi ve Mine Söğüt’ün Gergedan Büyük Küfür Kitabı “itaat köleliği” ve “gergedanlaşma” olarak metaforlaşan o büyük teslimiyete karşı okuru uyarıyor, sarsıyor. Mine Söğüt, pasif izleyici konforuna alışkın okurlara tokatlar atıyor fazladan…

Mine Söğüt keyifli okumalar vadetmeyen, tersine okuru rahatsız eden bir yazar. Deli Kadın Hikâyeleri ve Şahbaz’ın Harikulade Yılı’ndan iyi biliyoruz. Son kitabında da okurunu bir hayli hırpalıyor. Kitabın sonuna not düştüğü gibi “Gelmiş geçmiş tüm faşist iktidarlara ve o iktidarların peşine canı gönülden takılıp duran şu insanlığa öfkelidir” de ondan. Bir de Bahadır Baruter’in müthiş resimleri var elbette. Yazarın sözcükleriyle sarsması yetmiyormuş gibi o da resimleriyle vuruyor…

Mine Söğüt Gergedan’da birbirinden sarsıcı, ürpertici, yıpratıcı hikâyelerinde aile, devlet ve dinin kutsallarıyla “sıradan insan” denilerek mazeretlendirilen “gergedan”ları anlatıyor. Kitabın sonunda yazarın ilham kaynakları olarak bizzat andığı isimler arasında -yazar ve yönetmenler- Ionesco ve onun Gergedanlar oyunu başta geliyor. Bir gün kasabada gergedanlar görülmeye başlar, önce kimse anlam veremez, rahatsız olurlar, sonra giderek herkes sürüye katılır, gergedanlaşır. Sadece Berenger insan kalır ve insan kalmaya ant içer oyunun sonunda.

Mine Söğüt insanlığın “gergedanlık” hallerine yeniden bakıyor. Teslim olanları, susanları, tepkisiz kalanları şöyle bir sarsıyor ve kocaman bir küfürle utandırıyor. Bu küfür öyle bildiğiniz cinsiyetçi ve insanı diğer türlerden üstün sayan “türcü” küfürlerden değil. Şule Tüzül, Gergedan kitabıyla ilgili www.edebiyathaber.net’deki yazısında gergedan metaforuna itiraz etmişti: “Bir canavar yerine konan gergedan, otçul beslenen, karnını doyurmak için başka bir canlıyı öldürmeyen, tüm hayvanlar gibi kendisine bir tehdit ve saldırı olmadıkça kimseye zarar vermeyen yabani hayvanlardan biri. Üstelik en büyük düşmanı insan. Afrodizyak etkisi olduğu iddiası ile boynuzu büyük paralara alınıp satılıyor. Ionesco bunları bilseydi oyununda metafor olarak gergedanı kullanmazdı diye düşünüyorum.”

Oyunun yazılışından bugüne yaşadığımız dünyaya insan merkezli hiyerarşik bakış açısı tartışılmaya başladı. “Türcülük” kavramı ortaya atıldı, hayvanları konu alan metaforlar da artık sorgulanıyor. Mine Söğüt gergedan metaforuna farklı bakış açıları getiriyor. “Varlığının intikamını almak için” yollara düşen gergedanı “zamanın, ailenin, ahlâkın, inancın, devletin” ve bizzat “okur”un “içinden geçirerek” bir tür yıkıcı, dönüştürücü işlev veriyor. Sonunda, gergedan temsil ettiklerinin bir kurbanına dönüşüyor.

Mine Söğüt saklandığınız yerlere ışık tutuyor, mazeretlerinizi çürütüyor, kaçamayacağınız soruların altını çiziyor. “İnsanların arasına dalmış gergedanlardan daha tehlikeli olan şey gergedanların arasında yapayalnız kalmış bir insandır.” Yapayalnız kalmış, yapayalnız bırakılmış insan gergedanlaşmaya ne kadar direnebilir? Sonuç olarak, “Bazen dünya hastalanır ve böyle şeyler olur”! Evet ama bunlar asla kabullenmenin, itaat etmenin mazereti değil. Mine Söğüt sarsıcı hikâyeler anlatmayı iyi biliyor, bunu yaparken metinler arasında cesaretle, özgüvenle dolaşıyor. Gerçeğin altından girip, “üstüne” çıkıyor. Kutsal aileyi yerin dibine sokuyor, korkuyla terbiye edilenleri isyana çağırıyor, “küfrü duasından büyük” olanları yüceltiyor. Sözcüklerinin kudreti; onların iktidarlara kökten itirazı, müdanasız uzaklığı, gözü kara yıkıcılığı, deli yalnızlığı, isyankâr öfkesi ve “kutsal”ları kâle almamasında… Hizaya girmeyi reddeden, parmak kaldırmadan söz alan bir yazar o.

Bir Almanca Dersi: “İtaat köleliği”

Alman edebiyatının önemli yazarlarından Siegfried Lenz’in Almanca Dersi romanı “görev tutkusu”nun “itaat köleliğine” dönüşümünü anlatan çarpıcı bir roman. İki farklı düzlemde ilerliyor. Suçlu gençlerin islah edildiği bir adada yaşayan ben-anlatıcı Siggi Jepsen’in bugünü ve onu bugüne getiren geçmişini anlattığı bir kompozisyon ödevi. Islahevinde ona verilen Almanca Dersi ödevinin konusu “görev tutkusu” olunca önce boş sayfalar nedeniyle cezalandırılıyor, oysa bu boş sayfaların nedeni bizzat “görev tutkusu”dur. Hayatına damgasını vuran bu tutkuyu anlatmaya nereden başlayacağını bilememektedir. Başladıktan sonra ise bu kez durdurulamaz ve defterler doldurur.

Kasabanın polisi olan babası, 1943’te nasyonal sosyalistler tarafından ressam Max Ludwig Nansen’in resim yapmasını engellemek ve bu yasağa uyup uymadığını denetlemekle görevlendirilmiştir. O da oğlunu kendisine yardım etmekle görevlendirir. Polis baba aldığı talimatları harfiyen uygular hatta bu görevini savaştan sonra bile sürdürmekte kararlıdır. Ressamın peşini bırakmaz, eserlerini yakar, yok eder. Üstelik öyle çok inançlı bir “Nazi” bile değildir. “Görev tutkusu”nun itaat köleliğine dönüşmesi ve bunun ideolojik bir aidiyet duygusu olmadan gerçekleştirilmesi kitabın en çarpıcı yanı. Resim tutkunu Siggi Jepsen’in hikâyesi ise “görevi” ve “tutkusu” arasındaki ikilemler, çıldırtıcı gelgitler barındırıyor ve bu da romandaki psikolojik gerilimi arttırıyor. Siggi Jepsen de kendine başka bir “görev tutkusu” buluyor, Nansen’in resimlerini koruma altına almayı saplantıya dönüştürüyor. Bu koruma başkaları açısından “hırsızlık” anlamına gelse bile!

“Koşulsuz, sorgulamasız” itaat faşizm günlerinde konforludur; ancak yarınlara “suçluluk duygusu” ve hatta yargı önüne çıkaracak “insanlık suçları” bırakır. Nazilerin iktidarında resim yapması yasaklanan ressam karakterin “görünmez” resimler yaparak direnişi kalır bir de. Romanın çevirmeni Ayşe Sarısayın yazarın “görünmez resimler” yaparak direnen Nansen karakterini oluştururken, ekspresyonist ressam Emil Nolde’den esinlendiğini aktarıyor. Nolde, resim yapmasının yasaklandığı Nazi döneminde büyük bir gizlilik içinde sonradan “yapılmamış resimler” diye adlandırdığı bin üç yüz resimden oluşan bir seriye imza atmış.

Romanın en çarpıcı cümlelerinden biri “Yalnızca itaat etmeyi bilenler, emir verebilir.” Bu cümle itaat eden/itaat ettiren ilişkisinin nasıl da kolay yer değiştirebileceğini ne güzel özetliyor. Kitapta politik bir söylem kullanılmamış, sembolik bir dil tercih edilmiş. Ayşe Sarısayın “Almanca Dersi’nin Düşündürdükleri” başlıklı yazısında “Nazi” sözcüğünün bir tek yerde kullanıldığının altını çiziyor. Gestapo’dan “palto” diye sözediliyor, Nazilerin rengi kahverengi çok sık kullanılıyor. Lenz, edebiyat tarihine “görev tutkusu”na teslim olmuş iki güçlü karakter kazandırmış. Babanın kayıtsız, şartsız, sorgulamadan ve hatta tutkuyla itaati ve oğlunun da kendi görev saplantısına itaati zengin ayrıntılar ve bir psikolojik roman derinliğiyle anlatılmış.

Gergedanlar oyunu ilk kez 1959 yılında sahnelenmiş. Almanca Dersi romanı 1968 yılında yayımlanmış. Mine Söğüt de 2019’da Gergedan’ı yazıyor. İnsanlığın “gergedanlık” halleri hep tekerrür mü ediyor?

BİRGÜN TV'Yİ YOUTUBE'DA TAKİP EDİN

10,942AbonelerABONE OL
- Reklam -

SON HABERLER

Geride kalanlar

Seçimler de geçti bakalım şimdi nefret tayfa ne yapacak. Son haftalarda artık yurttaşa...

G-20’ye doğru dünya ekonomisi

Küresel kapitalizm 2019’u bedbin bir ruh hali içerisinde geçiriyor. Fazla geriye gitmeye...

Şimdi başlıyor

Sandıklardan umut çıktı. İktidar, demokrasinin kırıntısı olarak elinde tuttuğu sandığı bir YSK tekmesiyle yıkmıştı....

Çarpıtılmış umut

Seçimlerin ardından sevinç içinde sokağa çıkan insanları izlerken içimde nedense tuhaf bir hüzün...

Besteci Aslıhan K

Genç bestecimiz Aslıhan Keçebaşoğlu (24) Sibelius Akademisi’ni kazandı, fakat 6 Temmuz’dan önce burs bulunabilmeli...

Kayıp olarak aranan kişi yakılmış halde bulundu

İzmir'in Bayındır ilçesinde, 6 gün önce kendisinden haber alınamayan Ali Merter Girgin'in (28) yakılmış halde...

Ekrem İmamoğlu’ndan İBB önünde bildiri okuyan personelle ilgili açıklama: Benim hiç kimseye bir kinim yok

23 Haziran'da yapılan İstanbul seçiminde yeniden İBB Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu, seçim...

İşten çıkarılan Aliağa Belediyesi işçilerinin son hakedişleri ödenmedi

İşten çıkarılan Aliağa Belediyesi işçileri 22 Haziran’da almaları gereken Mayıs ayı hak edişlerini...

“Halkı bilgilendirmek, bilinçlendirmek görevimizdir”

Aydın Karacasu Dereköy Mahallesi'nde jeotermale karşı bilgilendirme toplantısına katılan Aydın Tabip Odası...

Abbasağa Parkı’nı gökkuşağı renklerine boyayanlara faşist saldırı

Her yıl, sanatçı Kazım Koyuncu'nun ölüm yıl dönümünde gerçekleştirilen 'Kazım İsyandır' etkinliği...

Sonraki haber