Bazen yaşananlardan siz de yara alırsınız
18.12.2016 12:06 BİRGÜN PAZAR

CANAN AYDIN [email protected]

Hadi Elmas, hadi tut hayatın elinden… Şehnaz sen de durma, sıkışma bu cehenneme, çık bu derin sulardan yüzeye…

İki kadın
Şehnaz ve Elmas… Sevgisiz, güvensiz dünyanın tam da orta yerine düşmüş. Sınıfları, statüleri bir yana koyunca elimizde kalan koca bir tereddüt. Kadın, erkek, çocuk gözetmeksizin topyekûn olaylar zinciri. Toplum tarafından biçilmiş roller, şiddet, baskı, çocuk yaşta evlilik, mutsuz insanlar topluluğu, bu haftanın filmlerinden ‘Tereddüt’te resmediliyor. Yönetmen Yeşim Ustaoğlu yine kamera başına geçip yaşadığımız zamanlara denk düşen bir hikâye anlatıyor.

Sinematografik olarak gerçekçilik gibi kalıpların içine hapsolmak istemediğini söyleyen Ustaoğlu gerçek yaşamla filmlerinin bu kadar örtüşmesine ilişkin, “Bir gün kürtajın ya da çocuk yaşta evliliklerin tartışılacağını ya da başka bir şeyi önceden bilemezsiniz ancak toplumun yapısını bilirsiniz” diyor. Her ne kadar bir kadın hikâyesi olarak yorumlansa da film, erkeklerin de birer kurban olduğu sisteme dair hayli tespit yapıyor. Tereddüt elbette ki üstüne yazılıp çizilmesi gereken bir film ama bence asıl yapılması gereken sadece bir bilet alıp beyazperdenin önüne geçmek ve yaşadığımız toplumla yüzleşmek

» Tereddüt bir önceki filminiz ‘Araf’la beraber düşünülmüş ve sıraya konulmuş bir hikâye mi? ‘Tereddüt nasıl bir aşamadan geçti?
Bazen bir önceki film bir sonrakinin doğumuna neden olabiliyor. Özellikle ‘Araf’ ve ‘Tereddüt’ için konuşursak orada söylenen meseleler yeterli kalmayabilir.

Araf filminde Zehra karakterinin içine sıkıştığı dünyayı onun arafta kalma hikâyesini anlatıyorduk. Onun dalgalanmalarını, yaşadığı buhranı, hem hukuksal hem psikolojik açıdan biraz daha konuşmam gerektiğini düşünerek başlamıştım Tereddüt’e. Elmas’ın hikâyesi biraz böyle gelip elimin altına doğdu.

» Farklı sosyal sınıftan iki kadın. Şehnaz, tercihleriyle yaşayan, ayakları yere sağlam basan bir doktor. Elmas ise daha çocuk yaşta zorla evlendirilmiş bir kadın. Şehnaz ve Elmas’ın bir gün yolları kesişiyor kesişmesine ancak onları birleştiren asıl şey ne?
Şehnaz, bütün bu seçilmişliğe rağmen mutlu olmadığı bir ilişki biçimini yaşıyor. Elmas ise ihmale ve suistimale maruz kalmış küçük bir kız çocuğu. Daha çocuk yaşta, evinden, ailesinden, kendinden, eğitimde dahil tüm yaşaması gereken her şeyden mahrum bırakılmış. Aile içindeki güven ilişkisinden yoksun, başka bir yere gönderilmiş. Şehnaz, Elmas’ın doktoru olmasına rağmen benzer buhranların içinde bir benzerlik bir mazuriyet hali bulunuyor. İkisinin tek örtüştüğü yer bu aslında.

» Şehnaz etrafımızda daha sıklıkla görüp tanıdığımız biri. Ancak, Elmas’ın daha kapalı bir hayatı var. Onun hayatına girmek daha zor olsa gerek. Siz, Elmas’ın dünyasına nasıl dahil oldunuz?
Bence bunun sırrı kendinize içerden bakmaktan geçiyor. Elmaslar, Zehralar, Olgunlar, Berzanlar… Ben kimi anlatmak istiyorsam ona çok içerden bakmaya çalışıyorum. Kendinize samimi olursanız diğer her karakteri elinizin altına alabilirsiniz onunla temas edebilirsiniz diye düşünüyorum.

» Sinema eleştirmenleri yaşadığımız şu dönem için filminizi cesur olarak değerlendirdi. Siz bu tür yorumlara ne diyorsunuz?
Hangi filmim için kolay denilebilir ki! Cesaret, bence sözünün arkasında durabilmektir. Yani sözünüzü sakınmadan söyleyebilmek önemli bir şey. Benim cesur olduğum kadar toplum da yazanlar da cesur olmaya başladı. Bu daha önemli bence.
bazen-yasananlardan-siz-de-yara-alirsiniz-223359-1.
» Araf’ta Özcan Deniz’in canlandırdığı kamyon şoförü Mahur, Tereddüt’te Mehmet Kurtuluş’un hayat verdiği mimar karakteri Cem’in statüler farklı ama maçoluk baki…
Bana sorarsanız, Mahur daha az maço. O daha doğrusu kırılgan, yalnız bir adam. Bir kadını alıp gidecek bir yeri bile yok. Bir aşkın içinde ama bunu taşıyamayacak kadar çaresiz. Ben Mahur’a acıyorum aslında.

Cem daha kompleks daha narsistik bir karakter. Yani aslında sorun sınıfsal bir mesele değil kadın ya da erkek fark etmiyor; ataerkil bir toplumun içinde erkeklerin de mutsuzluklarını, kırılganlıklarını görüyorum. Böyle bir toplumun içinde devinmek çok kolay değil.

Bence hiç kimse o kadar karanlık veya kötü değil. Elmas’ın kocasına bakalım çok kötü bir adam değil. O da bu toplumun ona çizdiği rolü yerine getirmek zorunda. Dengesi olmayan bir ilişkinin içinde olmak zorunda bırakılmış. O da bir çeşit kurban.

» Elmas’ın annesiyle yüzleştiği terapi sahnesi filmi omuzlayan bir andı. İnsanı karmaşık duygulara sürüklüyor. Siz bu sahneyi çekerken nasıl bir yol izlediniz?
Arkasında çok ciddi bir danışmanlık var. Burada psikologlar, dramatistler yani uzman insanlardan yardım aldım. Bunun nasıl olabileceğini, nasıl olduğunu tabii ki her şeyden önce kendim öğrendim. Duygu durumunun içine girip kendini taşırabilecek tetikleyen dürtü ve bütün o dürtüleri harekete geçiren kendi özel metotlarım var. Gerçekten Ecem’in de, Funda’nın da o durumu yaşamalarını sağlayacak bir konsantrasyon yöntemim var. Seyircinin de bekleyemeyeceği yoğun bir dışa vurum onunla karşılaşıyorsunuz.

» Filminizde çocuk yaşta evlilik var, şiddet var, baskı var, pek netleştiremediğim belki ensest var. Özellikle bu toprakların pek yabancı olmadığı meseleler. Bu hikâyeler ne zaman bizim peşimizi bırakacak?
Biri diğerine tahakküm etmekten vazgeçecek. Baba oğluna, anne kızına… Birbirimize değer vereceğiz. Bir birey yetiştirmenin bir değere sahip olduğunu akıl edeceğiz. Çünkü, ancak birlikte olduğumuz zaman yaşam var. Bunu öğretebilmek için de iyi akla sahip olacağız.

» ‘Araf’ filminizi izlediğimiz zamanlarda kürtaj meselesi konuşuluyordu. Güneşe Yolculuk’da başka meseleler vardı. Şimdilerde ise çocuk istismarı, çocuk yaşta evlilikler… Filmlerinize bakınca bu kadar hayatın içinden gerçek hikâyelerle örtüşmesini ya da denk düşmesini nasıl yorumluyorsunuz…
Gerçek anlamda nefes alan, yaşayan, iç dünyasıyla her şeyiyle kavramaya çalıştığım karakterler yaratmaya çalışıyorum. Sanatçı gözlemlerken, içinde yaşadığı hayata, kendine bakarken ister istemez bir öngörüde bulunabiliyor. Bir gün kürtajın tartışılacağını ya da başka bir şeyi önceden bilemezsiniz ancak toplumun yapısını bilirsiniz. Bazen siz de gündelik hayatın içinde tüm bu yaşananlardan yara alırsınız ve derinden hissedersiniz. Bence yazmayı sağlayan da bu dürtüdür. Ben, bu dürtünün ve imgenin peşinde koşarım, onu yaratmaya çalışırım. Bu bir şekilde hayatın içinde var olan bir şeye bir duruma kendi kendine tekabül eder.

» İranlı yönetmen Asghar Faradi bir söyleşisinde sembollerle anlatımın sansürden doğduğunu söylemişti. Sizin filmlerinizde semboller var mı?
Sembolik anlatımı biraz tasarlanmış dizayn olarak görürüm. Hemen hemen hiçbir filmimde de kullanmadım. Bu tarz anlatımı biraz soğuk, mesafeli buluyorum. Sembollerden çok metaforlar kullanmayı tercih ederim. İnsanın iç devinimleriyle ilgili, var oluşuyla ilgili çok sembolik anlatım kullanmam.


» Bir filmin kalıcı olabilmesi için sizce gerekli olan şey ne?
Bugün izlediğimde her şeyden önce derin bir etki yaratıyorsa, bir imge bırakıyorsa ve bu derinliğini yıllar içerisinde kaybetmiyorsa o eser kalıcıdır. O günkü dünyanızla gördüğünüz imge ve değer yıllar sonra aynı derinliği ve başka imgeleri içinde barındıracak bir kıvama, yoğunluğa sahipse o kalıcı oluyor bence.

» Filmleriniz yoğun bir şiir gibi keskin. Dram sizin filmlerinizin ana malzemesi. Sizi güldüren şeyleri, filmleri merak ediyorum.
İyi mizah yapmak çok kolay bir şey değil. Ben ironiyi çok severim. Aslında böyle düşündünüz de matrak bir yanım var bakmayın siz. Hemen her film de biraz mizah duygusu da vardır. Araf’ta Olgun’la Rıfat’ın ilişkilerini düşününün… Mizah dediğiniz şey biraz hüzünlü, bizim Trakya, Karadeniz başta olmak üzere bütün türkülerimizde olduğu gibi; içinde ironi var, biraz komedi var. Bir yandan da çok hüzünlü, kasvetli, gamlı. Biz biraz böyle bir toplumuz. Gamlı bir hal var ve hayat böyle bir şey aslında.