“Belki bir öykümle bir gencin zihninde bir şimşek çaktırmayı başarırım”
15.01.2018 09:39 KÜLTÜR SANAT
Mustafa Çevikdoğan, öykülerindeki karamsarlığı bir kenara bırakarak “Bu millet niye böyle diye yazıklanmak, memleket insanına hakaret edip kaçmak da işime gelmiyor, hoşuma gitmiyor” diyor.

BURAK ABATAY @abatayburak

Mustafa Çevikdoğan, uzun zamandır edebiyat dergilerinde adını gördüğümüz bir yazar. Epey zamandır da yayıncılık yapan birisi. Bir araya getirdiği öyküleri Can Yayınları etiketi ve Temiz Kağıdı ismiyle okurla buluştu. Çevikdoğan yazdıklarıyla iyi bir ‘biz’ resmi çiziyor. Yarattığı karakterlerden çok olan bitenin etrafında herkes bir rol bulabilir. Çevikdoğan ile tüm bunlar üzerine ilk kitabı Temiz Kağıdı’nı ve öykücülüğü konuştuk.

belki-bir-oykumle-bir-gencin-zihninde-bir-simsek-caktirmayi-basaririm-414244-1.

>>Öykülerinizde derin bir alay ve bununla beraber gelen kara mizah söz konusu. Öncelikle sizin kara mizah edebiyatınızı sormak istiyorum? Nasıl tanımlıyorsunuz?

Doğrusu ben öykülerimde mizahın bu kadar öne çıktığını düşünmüyorum. Mizahi öğeler kullandığımın farkındayım, dergilerden okuyucularım/arkadaşlarım da benzer şeyler söylüyorlardı daha önce. Yorumlamak bana düşmez ama yine de Temiz Kâğıdı’nın önce mizahla, ironiyle anılmasını yadırgıyorum hâlâ. Kara mizah hiçbir metinde esas derdim değildi fakat derdimi anlatmamda hep önemli bir araç oldu.

Baş edemediğimiz şeylerin mizahını yapıyoruz, ciddiyetle bir yere varamadığımızda mizaha kaçıyoruz galiba. Belki de bu yüzden edebiyatımızda ironi bu kadar baskın ve en çok sevilen yazarlar bunu iyi kullananlar. Tanpınar, Oğuz Atay, Orhan Pamuk… benim için ayrıca Ahmed Rasim, Hüseyin Rahmi, Abdülhak Şinasi, Haldun Taner. Saydığım yazarların hepsinin erkek olması da üzerinde durulması gereken başka bir konu sanırım.

Edebiyatımızda alay o kadar öne çıkıyor ki birçok eserde roman, öykü bütünlüğünün anlatımın gölgesinde kaldığını görüyoruz. Bu yüzden de Refik Halid gibi her cümlesi kıymetli bir yazarın bile külliyatı içinde başı çekecek bir roman yok. Disipline, forma sokulmuş anlatıyı değil anlatmanın kendisini ve eleştirmeyi seviyoruz. Bu “kara mizah” edebiyatı bugüne güçlenerek geldiğine göre her ne kadar aksi gibi görünse de eleştirilmeyi de seviyoruz belli ki.

>>Gündelik hayatlar, güncel-politik meseleler bu kara mizahı mümkün olabildiği kadar olağan hale mi getiriyor?

Toplumsal meseleler kendi halindeki Fuzuli’ye bile hicivli bir mektup yazdırdı. Halk şairleri beylerden, paşalardan kaçıp taşlamalar yazdılar. Hatta dinin emirleri zor geldiğinde şathiyeler yazıldı. Saray şairleri hep oldu ama otoriteyi ti’ye alan sanatçılar da hiçbir zaman eksik olmadı. Baskı hep vardı ve bunu delmenin yolu bir şekilde bulundu. Bir bakıma otorite güçlendikçe hiciv kültürü de güçlendi. Bugün yaşadığımız da bu. Kör göze parmak da söyleyebiliriz her şeyi; ama hayatımızın mahvolması bir yana bence iyi bir edebiyat da yapmış olmayız. İnce ince işlenen, derdini hemen ele vermeyen metinleri okumayı ve elimden geldiğince yazmayı daha çok seviyorum.

belki-bir-oykumle-bir-gencin-zihninde-bir-simsek-caktirmayi-basaririm-414242-1.>>Kitap üzerine yazılan bir yazıda “bütün bu anormal şeyler neden bu kadar olağan?” diye soruluyor. Deli edici bir olağanlık değil mi bu?

Fazlasıyla. Daha önce adını sanını bilmediğimiz, yokluğunu hissetmediğimiz şeylerin bir anda hayatımızın vazgeçilmezi olmasına katlanamıyorum. Derinliğine sorgulamadan, her şeyi olduğu gibi kabul ediyoruz. Bu yüzden sıklıkla, “Yine ne kaçırdım acaba!” derken buluyorum kendimi. Sürüklenip durmasak, arada bir durum değerlendirmesi yapsak fena mı olur!

>>Evini sermayeye kaptıran Birgül’ün kentli hikâyesiyle çok fazla şey görüyoruz. Yaşadığımız sokaklar değişirken, alışkanlıklarımız değişirken, birimizin hâlâ direnme gücü olduğunu fark ediyoruz. Umut öyküleriniz için nasıl bir yerde?

Öykülerim karamsar galiba ama ben ümitvarım; öyle olmak zorundayım. Yazmaya, anlatmaya devam edeceksem umutlu olmalıyım. Bu millet niye böyle diye yazıklanmak, memleket insanına hakaret edip kaçmak da işime gelmiyor, hoşuma gitmiyor. Toplumun nasıl olduğunu iyi kötü biliyorum, istediğim gibi olmayacağını da biliyorum. Gençliğim güllük gülistanlık geçmedi, yaşlılığım da öyle olmayacak muhtemelen. Öykülerdeki karamsarlık da buradan geliyor sanırım. Ama sürekli huysuzlanarak, kafamı taşlara vurarak da yaşayamam. Belki bir öykümle bir gencin zihninde bir şimşek çaktırmayı başarırım. Bu düşünce bana yetiyor. Mücadele, kendi sürecinde bir güzellik vaat ediyor insana. “Burası bizi öldürmeye çalışanların ülkesi” ağlaklığıyla bir yere varamayacağız. Hem bence hiç de öyle değil.

>>Öte yandan öyküleriniz günümüzün güzel birer tanıklığı. Kaybolan kent kültürü de bunun bir örneği. Kentlilerin köylüleşmesi, köylülerin ise kentlileşmesi ne çapta bir problem?

Köylüler kentlileşmiyor. Bilinçli olarak kentlileşmiyorlar. Bunu da bir meziyet olarak görüyorlar. Muhafazakârlık öyle derinlere nüfuz etti ki köylülüğe dair her şey sahipleniliyor. Biz çocukken TRT’den yerlere çöp atmamamız gerektiğini öğreniyorduk hiç değilse. Şimdi bunu bile tartışmak zorunda kalıyoruz. Medeniyete dair iyi kötü kazanımlarımızı tüm siyasi partilerin elbirliğiyle girdikleri lümpenlik yarışında kaybediyoruz. Kendimizi muhalif diye tanımlamamız da bizi medeni yapmaya yetmiyor. Hepimizde aynı bağnazlık var.

belki-bir-oykumle-bir-gencin-zihninde-bir-simsek-caktirmayi-basaririm-414243-1.Kentliler köylüleşiyor mu derseniz, hem köyü hem taşrayı hem büyük şehirleri az çok bilen biri olarak bunun kısmen gerçekleştiğini gözlemlediğimi söyleyebilirim. Şehre seksenlerden önce gelip şehirli olmaları gerektiğini düşünenler, sonraki yıllarda köyden, küçük şehirden gelen eş dostları yüzünden bu süreci durdurdular. Tarikatlar, cemaatler de bu konuda onlara çok yardımcı oldu tabii – çünkü köylü kalmak bağnazların işine yarar. Eski kentlimiz ise çoktan yurtdışına, olmadı Ege kasabalarına kaçtı. Şehirde kalanlar da şaşkın şaşkın olup biteni anlamaya çalışıyor.

Köyde köylü olmak, şehirde şehirli olmak gerekiyor. İkisi birbirine girdiğinde sıkıntı başlıyor. Emlak sitelerinde evlerimizin değerlerine bakmaktan vazgeçmeliyiz artık. Ev, maddi bir değer, bir yatırım aracı değil. Sokaklar bizim hayatımız. Göçebeliği bırakıp bir yerin yerlisi olabilsek ne güzel olur.

>>Birgül, rüyayla gerçeklik, gerçeklik ile de kendisi arasında gidip geldiği bir absürtlüğün içerisinde aynı zamanda. Kurduğu düş, karşılaştığı gerçek ve ikisi arasında keşfettiği bir kendisi var. Sığındığı ya da güç aldığı şey hangisi?

Birgül işinde gücünde, kendince sosyal hayatı olan biri. Eğitimli, kent terbiyesi almış. Bugün “elit”, “beyaz Türk” gibi tanımlarla dışlanan insan. Çalışabildiği sürece parası var, belki ufak bir birikimi. Mısır’daki büyük halasından miras kalmadı, devletten ihale almıyor ama imkânınca eğlenmeyi, tatile gitmeyi de biliyor. Onu hırpalamak istemezdim doğrusu. İdealimdeki ülkenin ideal vatandaşı ama buranın henüz ideal bir ülke olmadığını fark etmemenin cezasını çekiyor. Arenanın ortasında piknik yapmaya çalışıyor ve aslanlara yem oluyor. Arenaya düşmüşseniz kendinizi korumaya çalışmanız gerekir.

>>Türk edebiyatında günümüzde öykücülük nitel ve nicel anlamda edebiyat okurunu iyimser kılıyor. Günümüz Türk öykücülüğünün nitel ve nicel değerlendirmesini nasıl yapıyorsunuz?

Bu soruya yayıncı olarak cevap vermeliyim. Her iki açıdan da öyküde çok iyi bir noktadayız. Kitap kalabalığının içinde çok iyi öykü kitapları var. Batıda iyi bir yayıncının ilk öykü dosyası basması artık çok zor. Piyasa roman istiyor çünkü. Türkiye’de ise yayınevi çalışanları birçok konuda piyasa dayatmasına karşı –pek de takdir edilmeyen– önemli bir savaş veriyor. Daha fazlası olsun isteriz ama mevcut şartlarda elimizden gelen bu. İyi öykücülerin çıkmasında gerçek edebiyat dergilerinin, yayınevlerindeki yazar-editörlerin de önemli payı var.