Ben bu işi bıraksam mı?
ERAY ÖZER ERAY ÖZER
Beşiktaşlıyım. Bunu ilk defa yazıyorum. İnanmazsınız ama geride kalan yedi yıl boyunca Fenerbahçeli olduğum için iddiaya girenler de oldu

Beşiktaşlıyım. Bunu ilk defa yazıyorum. İnanmazsınız ama geride kalan yedi yıl boyunca Fenerbahçeli olduğum için iddiaya girenler de oldu, “Abi tam Trabzonsporlu gibi yazıyorsun”  diyenler de... Radikal gazetesinde geçen beş yıl boyunca çok sık karşılaştığım “Hangi takımı tutuyorsun” sorusuna genellikle “Takım tutmuyorum” diye cevap verdim. Yalan değildi. Orada her takımın maçına gidip, her takımın maçını yazarken kendimi Beşiktaşlı gibi hissetmiyordum. Belki tuhaf gelebilir size bu durum. Ama gerçek bu. İşin içine o kadar girince, aidiyet duygunuzda bir azalma oluyor. En azından bende böyle oldu. Şimdi ise, haftada bir bu köşeye yazmak dışında, spor basının dışında bu kadar uzun süre kalınca yeniden bir takımı gönlümce desteklemenin rahatlığını yaşıyorum.

Üstelik öyle “koftiden” Beşiktaşlı da değilim. Fulya’daki eski antrenman sahasına -şimdi plaza var orada- on dakikalık yürüme mesafesinde doğdum, büyüdüm. Babam da aynı yerde büyüdü. Ailem tam 52 senedir orada.

Bir Sarıyer-Sakarya maçında Beşiktaşlı oldum. Şaka değil! Hayal meyal hatırlıyorum. Dört-beş yaşlarında Ali Sami Yen’in önünden geçerken stattan gelen sesler üzerine babama “Baba maça girsek ya, n’olur” demiştim. O da “Tamam” deyip beni Sarıyer-Sakarya maçına sokmuştu. Yalan olmasın ama Sarıyer ya 4-0, ya 4-1 kazanmıştı maçı. Her golden sonra babama “Kim attı” diye sormuştum. O da doğma büyüme Beşiktaşlı olarak her defasında “Beşiktaş attı oğlum” demişti. Ben küçücük bir çocuk olduğum için Lacivert-Beyaz’la, Siyah-Beyaz arasındaki farkı ayıramayıp babamın bu numarasına kanıvermiştim. Civardakiler Sarıyer’in gollerine “Yaşasın Beşiktaş” diye sevinmeme biraz şaşırdılarsa da, “Çocuktur, ne yapsa yeridir” deyip sevgiyle kucaklamışlardı beni. O gün Beşiktaşlı olmuştum.

Sonrasında da tribünde büyüdüm. Babamın maç arkadaşları Çarşı’nın bugünkü tribün liderlerinin bir önceki jenerasyondan “ağabeyleriydi”. Pekçok maçı Kapalı’nın göbeğinde izledim bu sayede.

Yetmedi, çok ama pekçok antrenmana da gittim. Serpil Hamdi Tüzün’ün Sergen’i A Takım’a kazandırdığı günlerde antrenman sahasının yanındaki küçük tribünde bizden yaşça çok büyük ama takım için çok küçük bu genç dahiyi yerinde, antrenmanda iziyordum. Saffet Sancaklı’nın gençliğini, Sinan Engin’in parlak günlerini, Metin-Ali-Feyyaz efsanesini sadece maçlarda değil antrenmanlarda da takip edebildim.

“Süleyman Seba’nın askerlik arkadaşı” dedikleri Walsh vardı sonra, geldikten kısa süre sonra giden McDonald vardı, Wilson vardı.

Ferdinand vardı bir de. Ah o Ferdinand. Mahalle de niyet çektirip Ferdinand kartpostalları  koyardık niyete. En çok Ferdinand kartpostallarına rağbet olurdu.

Hiç unutmuyorum, bir antrenman sonrası Feyyaz’a (kusuruma bakmasın, o zamanlar Feyyaz abiye Feyyaz derdik tribün ağzıyla) tribünden tezahürat yapıp, ardından haftasonu oynanacak Aydınspor maçını kastederek “Kaç  gol atacaksın bu hafta” diye sormuştum. “Sizin için üç golüm var gençler” demişti Feyyaz. İnanmazsınız üç gol atmıştı o hafta. Galiba 3-0 kazanmıştık maçı. Daha önce de yazdım ya; skorlar konusunda çok iyi değilim.

Beşiktaş’ın üç sene üst üste, üstelik sonuncusu namağlup bir şekilde şampiyon olduğu yıllar boyunca hep tribündeydim. Üçüncü yılın son maçı, ki hiç unutmam -sanırım 1-0 biten- bir Sarıyer maçıydı yine, tribündeki yerimizi almıştık. O gün zamanın Fotospor gazetesi “Şifo Mehmet Fener’de” başlığını atmıştı. Ne anmıştık Fotospor’u tribünde...

Şimdi Beşiktaş-Bursaspor maçının görüntülerini izliyorum. Evet, o zaman da şiddet vardı tribünde. Kavga vardı, gürültü vardı, bıçak vardı. Ama böyle değildi sanki. Tıpkı hayat gibi daha masumdu her şey. Şiddet daha masumdu. “Şiddetin masumu mu olur yahu” demeyin. Eskiden yumurta atan öğrencileri de “Çeşitli çıkar odaklarının maşası, niyeti belli gafiller” diye tanımlamazlardı haber bültenlerinde. “68 kuşağı memleketin başına bela olmuştur” lafı en sağcı siyasetçinin ağzından bile bu kadar kolay çıkmazdı. O vakitler şiddet daha çok şiddete angaje olmuş gruplara aitti. Onların bile bir “doğrusu” vardı üstelik. Tek başına yürüyen taraftara bıçak sallamazlardı örneğin. Yahut yanında kız arkadaşıyla maça gelene bulaşmazlardı. Kendi kendilerine kapışırlardı, normal taraftara pek bulaşmazlardı.

Dedim ya, şimdi Beşiktaş-Bursa maçının  görüntülerini izliyorum. Arkasından iki taraftar grubunun internet sitelerinde, forumlarda yazdıklarını okuyorum. Ve diyorum ki acaba ben yine bıraksam mı bu takım tutma işini? Hazır yolun başındayken...

Siz ne dersiniz?

Bıraksam mı?