Anasayfa KÜLTÜR SANAT ‘Ben, Daniel Blake’, ‘Frantz’ ve ‘Babamın Kanatları’

‘Ben, Daniel Blake’, ‘Frantz’ ve ‘Babamın Kanatları’

İşçi sınıfının sinemacısı Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmi “Ben, Daniel Blake”, yeni dünya düzeninin, neo-liberalizmin insanlık dışılığını, barbarlığını anlatan çok güçlü bir film. Filmin kahramanı Daniel Blake (Dave Johns) bir marangoz, inşaat işçisi bir marangoz. Geçirdiği bir kalp krizinden sonra doktor çalışmasına izin vermiyor. Fakat doktorun da üstünde değerlendirme mercileri var. Bu “profesyoneller” Daniel Blake’in çalışabileceğine hükmediyorlar. Daniel, ne malûl maaşı alabiliyor ne de işsizlik sigortasından yararlanabilmesini sağlayacak formaliteleri tamamlayabiliyor. Çünkü önündeki bürokrasi çarkından öğütülmeden sağ çıkabilmek mucizelere bağlı. Daniel, bu sırada iki çocuklu dul bir kadın olan Katie ile (Hayley Squires) arkadaşlık kuruyor ve bu dörtlü bir tür aile oluşturuyorlar. Ama koşullar Katie’yi önce hırsızlık sonra fuhuş yapmaya zorlayınca bir kriz yaşanıyor. Bütün bu anlatılanlardan pek de iyi bir film çıkmazmış gibi görünebilir ama Loach zoru başarıyor. Filmin kimi zorlama sahneleri olsa da (Daniel ile Katie’nin randevuevinde karşılaşmaları) ve ezilenlerin dayanışması bazen biraz pembe gözlüklerle izlenmiş gibi gelse de “Ben, Daniel Blake” çok iyi bir film. Ken Loach’ın en iyileri arasında yer alabilir.


Festivalde yarışan Türk filmlerinden “Babamın Kanatları”nın konusu “Ben, Daniel Blake”le çok benzeşiyor. Bu kez filmin kahramanı (Menderes Samancılar) inşaatlarda çalışan Kürt bir işçi. Kanser olduğunu öğreniyor. Van’da yaşayan depremzede ailesinin deprem konutlarından birine sahip olabilmesi için tek çözümü inşaattan düşmüş gibi yapıp, ailesini ölüm tazminatına hak kazandırmak. “Babamın Kanatları” hakkındaki ortak kanı şu ana kadar festivaldeki yarışma filmleri içinde en iyisi olduğu. Film hakkında vizyona girdiğinde daha uzun yazacağım.

François Ozon’un Venedik’te yarışan ve çok beğenilen filmi “Frantz”da festivalde gösterildi. “Frantz”, Ernst Lubitsch’in bir filminden uyarlama. Güçlü bir savaş ve milliyetçilik karşıtı mesajı olan filmin psikolojik derinliği de var. Filmin sırlarını açık etmeden yazmak gerekirse, kağıt üzerinde en âşık olmayacağa adama âşık olan bir kadının öyküsü diyebiliriz filme. Bir de bazen yalanın gerçeklerden daha iyi olup olmadığına dair bir tartışma da denilebilir film için. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da geçen film, siyah-beyazla –renkli ve Almanca ile İngilizce arasında geçişler yapıyor. Gayet olgun bir sinema ürünü Frantz. Yakalarsanız kaçırmayın derim. Hoş filmi fazla melodramatik ve dizi film duygusunda bulanlar da yok değildi. Filmin başrol oyuncusu Paula Beer’in Venedik Film Festivali’nde Marcello Mastroianni en iyi genç kadın oyuncu ödülünü aldığını da belirteyim.

*****

Muhteşem Yedili

“Muhteşem Yedili”, baştan söylemeli, ruhsuz bir western. Filmin teması aslında çok güçlü: Acımasız bir kapitaliste karşı mücadele eden küçük çiftçilerin hikayesini anlatıyor film. Çiftçiler topraklarına el koymak isteyen kapitalist Bartolomew Bogue’un (Peter Saarsgard) silahlı adamlarına karşı kendi başlarına savaşamayacakları için, bütün paralarını ve değerli eşyalarını toplayıp, kendileri için savaşacak paralı askerler aramaya başlarlar. Bu işi de kasabanın en seksi kadını ve güzel kadını (Haley Bennet)üstlenir tesadüfen. Yok tesadüfen değil, Bogue’un adamları kocasını öldürdüğü için tabii ki.

Chisolm (Denzel Washington)adlı bir zenci kovboyun öncülüğünde, yedi adam bir araya gelir. İçlerinde her türden bir örnek bulunur: Bir Kızılderili, bir öncü/avcı, bir Çinli, bir ayyaş, bir korkak vs. Bu adamlar hakkında pek az bilgi sahibi oluruz. Bir tek Ethan Hawke’un oynadığı Goodnight adlı karakter hakkında biraz bir şey öğrensek de o da yeterli olmaz. Karizmatik oyuncuları oynatsa da, yönetmen bu karizmalardan yararlanmayı her nedense becerememiş. Bu westernin işlemesi için bu yedilinin kahramanlaşması lazım, gerçek insan boyutlarını aşması lazım. Yönetmenin amaçladığı da bu, yoksa westerni yapıbozuma uğratayım, postmodern bir western yapayım filan derdinde değil. Ama olmamış, dolayısıyla ortaya sıkıcı bir film çıkmış. Bulursanız bu filme ilham veren Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ını (1954) izleyin. Onu da bulamazsanız John Sturges’ın (1960) tarihli “Muhteşem Yedili”sini izleyin. Daha iyi vakit geçirirsiniz.

- Reklam -

SON HABERLER

Utku Gümrükçü: Her şey çok güzel olacak

Çiğli Belediyesinin 5 güne yaydığı “İlk Kurşundan İlk Adıma 100. Yıl” etkinlikleri...

Ordu’da kaybolan yaşlı kadının cansız bedeni bulundu

Ordu'nun Ünye ilçesinde 5 gün önce kaybolan yaşlı kadının cansız bedeni, dere...

Sultangazi’de çocukları izleyerek mastürbasyon yapan kişi yakalandı

Sultangazi'de  sokakta oyun oynayan kız çocuklarını izleyerek mastürbasyon yaptığı iddia edilen A.S. isimli...

Los Del Fuego isimli grubun solisti sahnede yaşamını yitirdi

‘Los Del Fuego’ ismindeki müzik grubunun solisti, Arjantin’de bir programda sahne aldığı...

CHP’li Purçu: Mahallelerimizde “Her şey çok şukar olacak” diyerek çalışacağız

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Roman milletvekili Özcan Purçu, 23 Haziran 2019 tarihinde yapılacak...

Bolu’da alt geçitleri su bastı

Bolu'da, gece başlayıp sabaha kadar etkili olan sağanak nedeniyle alt geçitleri su...

Kedi evine dönüştürülen karavanı siteden atmak istiyorlar

Antalya'da iki emekli öğretmenin, kedilerin olumsuz hava koşullarından korunması için satın aldığı...

Şiddete karşı şiir

KADİR İNCESUVolkan Hacıoğlu yaptığı çevirilerin yanı sıra...

Yabancıların ilgisi elektrik sektöründe

Türkiye'de en çok kapanan şirketler elektrik şirketleri olurken yabancı sermaye krizle boğuşan...

Cumhuriyet kurdu AKP iktidarı sattı

AKP iktidara gelmeden önce 116 milyar dolar borcu olan Türkiye’nin bugün 445...

Sonraki haber