Beraber yürüdük biz bu yollarda
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR
RT Erdoğan’ın en büyük başarısı gibi görünse de aslında en zayıf olduğu ve giderek daha da zayıflayan bir özelliği var. Her çatışmadan kendisini sıyırıp, her türlü kavgadan sanki hep o galip geliyormuş imajı.

Bu gün desteklediği ve el üstünde tuttuğu kişi, grup ya da cemaati yarın yüzüstü bırakıp, düşene de bir tekme misali alaşağı edebiliyormuş gibi görünmesi, ona bir tür Polat Alemdar dokunulmazlığı vehmedilmesine neden oluyor.

Hempaları bu durumu ‘hainlerin tasfiyesi’ gibi yutturmaya çalışsa da aslında olup biten işi bitenin biletinin kesilmesinden öte değil.

O çok sevdiği ‘beraber yürüdük biz bu yollarda’ şarkısında geçen ‘biz’ in içerdiği kişiler, gruplar vs bu 12 yılda aslında hep değişti. Erdoğan, ‘kullan at’ yöntemini uygulayarak insanları, grupları, kurumları, fikirleri onun yolunu bulmasına yardım ettikleri sürece ‘biz’in içine alıp, işlevleri bittiğinde ise yolun dışına bazen hafifçe, kimi zaman da tekme tokat iterek yürüdü.

Bu gün sanki ilk kez oluyormuş gibi görünen Cemaat- Erdoğan kavgası, AKP’nin kuruluş süreci ve iktidara geldiği 2002 yılından bu yana irili ufaklı defalarca yinelenen bir durumun en çok gürültü koparanı. Gürültünün şiddeti güçlerin büyüklüğünden ziyade, ikisi de tasfiye edilen ortakların birbirlerinin üzerine basarak ayakta kalma çabasında olmalarından.

Özelde ABD, genelde küresel sistem hangimizle devam edecek kavgası verdiklerinin en büyük kanıtı, iki tarafın da İran üzerinden birbirlerini vurmaya çabalamaları ki bu başka bir bahis.

Erdoğan’ın ‘biz’ i bu süreçte giderek daha vasıfsız, daha lümpen, daha ideolojisiz bir karaktere bürünür oldu. Sadece başlardaki Ertuğrul Yalçınbayır ve Abdüllatif Şener ile şimdinin Yiğit Bulut, Süleyman Soylu örnekleri arasında yapılacak bir karşılaştırma bile durumun vahametini (tabi Erdoğan açısından) anlamaya yeter. Medya desteğini dün Hasan Cemallerden alırken, bugün Selvilerle, Sevilaylarla savunulur hale gelmesi bir başka örnek...

Erdoğan, 2010 referandumu ve ardından gelen 2011 seçimlerinden bu yana yürüdüğü yoldaki bizin içeriğini giderek artan bir hızla vasıfsızlaştırmak zorunda kaldı. Ankara’da olup bürokrasinin üst yönetimleriyle ilişkisi olanlar 2002’den 2007 ve hatta 2010’a kadar olan kadrolarla, sonraki süreçteki kadrolar arasındaki nitelik uçurumunu hemen fark edeceklerdir.

Ama filmin koptuğu ve Erdoğan’ın müflis tüccarın tefecilerin kucağına düşmesi gibi artık ne siyaset, ne ideoloji ne de nitelik derdi ya da özelliği olmayan, seni kurtarırım ama sen bana ne vereceksin diyenlere muhtaç olması, Gezi ve yolsuzluk soruşturmalarının patlamasıyla oldu. Ama her ikisi de neden değil sonuçtu.

Böylece Erdoğan kendi yolunda giderken kullanıp atmak üzere yanına birilerini alırken, şimdi başkalarının yoluna girmek zorunda kalıp bir meçhule doğru sürüklenen rehineye dönmüş durumda. İstese de duramıyor, çok dilese de geri dönemiyor.

Her şeyin, kurumun, anlamın içini boşalttığından seçilirse Cumhurbaşkanlığı kurumunun da içini boşaltıp, anlamını bozmasından başka bir sonucu olmayacak. Uzun erimde yeni bir toplumsal- siyasal mutabakatı zorunlu kılacağı için anlamlı ama kısa vadede neden olacağı bedeller yüzünden ülkeye zarar vereceği kesin bir seçim bizi bekliyor.