Bilinçdışını mermilerle doldurmak...
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Kimliğini gizleyen vigilant (kendi hukukuna göre davranıp kötülere karşı savaşan) karakterler kapitalist dünyanın yarattığı adaletsizliğin bir kültürel ürünüdür. Kapitalizm öncesi dönemin anlatılarında derebeylerine karşı isyan edip adını sanını saklamadan ‘halk kahramanı’ olan eşkıyalar varken, kapitalizmin örgütlediği kentleşme süreciyle ortaya çıkan yeni devlet yapısı, yeni kolluk güçleri, yeni hukuk ve adalet anlayışı yeni kahramanları gerektirir. Ama artık yasayı yapanlar krallar değil cumhuriyet yönetimleridir, bu yeni kahramanlar o yasalara değil, onları uygulamayanlara ya da kötü uygulayanlara karşıdır.

Böylece arkasında kitleleri sürükleyen kahramanlar dönemi kapanır, sadece ‘gerektiği durumlarda’ ortaya çıkan, kesinlikle halkı iktidara karşı yönlendirmek gibi amaçları olmayan, derin tarihsel çelişkilerin çözümüyle uğraşmak yerine ‘günü kurtaran’ kahramanlar dönemi başlar. Alexandre Dumas’nın Monte Kristo Kontu’yla başlayıp Superman’den Maskeli Zorro’ya, Spiderman’den Batman’e doğru uzayan bu yeni kahramanlar hukuk uygulamalarının zayıf kaldığı yerlerde devreye girip eksiklikleri tamamlar, sonra verili sosyal düzendeki hayatlarına dönerler.

Soğuk Savaş dönemi Amerikan yayılmacılığı ve sağcı politikaların yükselişi, vigilant karakterlerin süper kahraman değil ‘içimizden biri’ olduğu yeni bir dönemi başlatır. Bu anlatılarda çoğunlukla muhafazakâr bir bakış açısıyla liberal -liberter anlamda- Amerikan politikalarının yanlışlığı vurgulanır: Bu politikalar yüzünden ülkede bir sürü göçmen vardır, bu göçmenler yüzünden sokaklarda uyuşturucu ve ahlaksızlık kol gezmekte, işsizlik ve suç oranı artmaktadır vs.

Son 50 yılda yapılmış binlerce vigilant filmi var, ama bu alt-türün belirleyicisi tartışmasız Death Wish’tir. İlki 1974’te çekilen Death Wish serisinde mimar Paul Kersey ailesini katleden serserileri tek tek avlayarak yargının sağlayamadığı adaleti sağlar. Ama orada durmaz, olması gerektiğine inandığı düzen için sokaktaki suçluları öldürmeye devam eder.

Bu filmler Amerikan Rüyası’nın nasıl bir kâbusa dönüştüğünü gösterir ama bunun tarihsel nedenlerini hiç sorgulamaz. Aslolan ‘o eski güzel günler’e dönebilmek, rüya olduğu herkesçe bilinen rüyaya tekrar dalabilmektir. Bunun için önerilen yöntemse, rüya-öncesi Vahşi Batı kültürünün ‘gerçek Amerikalılar’ tarafından yeniden inşasıdır.

Hollywood’un bu kavramlarla ilişkisi söz konusu olduğunda birçok şey söyleyebilirsiniz ama asla “Neyse ki bunlar geçmişte kaldı.” diyemezsiniz! İşte o Hollywood 2018’de, oranı tarihin en yüksek noktasına ulaşan bireysel silahlanma nedeniyle şiddetin inanılmaz derecede arttığı, bu şiddete karşı çare olarak yine bireysel silahlanmanın önerildiği bir delilik ortamında kült vigilant anlatısı Death Wish’i yeniden yapıp gösterime sokuyor!

Trump’ın bizzat kendisi bir ‘dip’ olan sağcılığın bile dibi olabileceğini gösterdiği bir dönemde vigilant hikâyelerinde bir sivrilme beklenmeliydi zaten, ama aradan geçen 44 yıldan sonra ortaya bu kadar ilkel bir yeniden-yapım çıkacağını kimse tahmin edemezdi galiba…

Hele bu sefer bir doktor olan Paul Kersey’nin ikiye bölünmüş kadrajın bir yanında hayat kurtarma amaçlı bir tıbbi operasyonun, diğer yanındaysa can alma niyetli bir silah hazırlığının gösterildiği bir sahne var ki, yabancı düşmanlığı ve ahlakçı şiddet tutkusuyla bilinen Eli Roth gibi bir yönetmen için bile çok ilkel! Okuma yönü ve nedensellik ilkesi gereği ‘işte birilerini yaralayan bu mermiler yüzünden bu tabanca hazırlanıyor’ diyor Roth. Oysa doğrusunun tam tersi bir kadraj düzeni olduğunu biliyoruz: Bu tabanca doldurulduğu için bu mermi vücuda saplanıyor…

Vigilantların bilinçdışı oldukçakaranlık, rüyaları çok feci, bilinçleri çok kanlı… Azalarak bitecekleri umuduyla!