Binlerceler ve yürüyorlar
25.09.2015 09:35 GÜNCEL

NEŞE ÖZGEN*

“Biz sadece ve yürüyerek geçeceğiz, bir beden olarak, insan olarak, insan kaçakçılarına teslim olmadan geçeceğiz. İnsan varlığımızı kabul etmek zorundasınız.’”

Bu sözler, Esenler Otogarı’ndan yürüyerek yola çıkan, Esenler ve Edirne’de yolları polis tarafından kesilen ve sayıları nedense ‘hiç bilinmeyen’ mültecilerin sesi. Bütün devletlerin ikiyüzlü politikalarına, mülteciyi ‘neferat’a (Kaçakçıların mültecilere verdiği genel ad) indirgemeye karşı insanca bir onuru talep ederek ‘sadece’ yürüyorlar.

Mültecilerin en acil talebi insanca yaşamak. Türkiye’de geçirdikleri süre boyunca sistematikleşmiş sömürü, temel hak mahrumiyetleri ve devlet tarafından desteklenen nefret söylemi ve ayrımcılık, Ortadoğu’daki savaş ortamını Türkiye içinde de süreklileştirdi. Konuştuğumuz mülteciler; onurlu yaşamak, gelecekleri üzerine söz sahibi olmak, insan kaçakçılarının eline düşmemek için “gitmek” istiyorlar. Merhametten beslenen yardımları, devletlerin sahte şefkatlerini, yüksek stratejik politikaları ve üzerlerinde oynanan bütün oyunları terbiyelice reddediyorlar: “Hepinize teşekkür ederiz ama biz yürümek ve gitmek istiyoruz” diyorlar.

Oradan oraya sürüldüler
İçişleri Bakanlığı’nın ‘...Göçmen, sığınmacı ve mültecilerin kayıtlı bulundukları yerden çıkmaları...’ ile başlayan yasadışı yasağı; önce mültecileri Edirne’ye taşıyan otobüslerin durdurulması, sonra da Esenler Otogarı ve TEM’den yürüyerek Kıta Avrupa’sına gitmek isteyenlerin özel tim tarafından sıkıştırılması ve Edirne’de mültecilerin oradan oraya sürülmesiyle sonuçlandı. Bu yazının yazıldığı sırada da, mülteciler zorla götürüldükleri ve gitmemek için direndikleri Stadyum’dan, bu kez ayrılmamak için direniyorlardı. İnsanların kendi öz iradeleriyle yapabildikleri tek hareket olan yürümek hakkı, Valilik ve Göç İdaresi’nin zorlamalarıyla belirsizliğin süreklileştirildiği, mekan ve zaman algılarının giderek kaybolduğu bir ‘sonsuz muharrik’e indirgenmekteydi.

Mevcut siyasetin komplocu sorularını bir kenara bırakalım. Neden şimdi geldiler? Niçin harekete geçtiler? Kim tarafından yönlendiriliyorlar? Türkiye, daha fazla ödenek almak için mi mültecileri kullanıyor? … Sadece insanın, insan onuruyla yaşama hakkı için, insanın adını unutmakta olduğumuz öz iradesini, kendi kaderini tayin etme ve geleceğini kendi yaratma hakkını desteklememiz gerektiğini düşünüyoruz. Kendilerine “sadece gidenler” (yalın geçenler)- (Abiroun la Aksar) adını veren mülteciler, homojen olmamakla birlikte Suriye, Irak, Afganistan, Tunus, Kuzey Afrika gibi pek çok yerden gelen ve her yaş gurubundan 3000’e yakın bir insan topluluğundan söz ediyoruz: Bu mülteci gurupların 400 ila 600 kadarı kent merkezinde bulunan parkta, 2000’den fazlası ise Sarayiçi Mahallesinde Kırkpınar Güreşlerinin yapıldığı stadyum bölgesinde her türlü insani destekten mahrum halde tutuldular. Stadyuma götürüldükleri gece tuvaletler kilitlendi, AFAD yardım dağıtma odasının kapısını 18.00’de kapatıp, günlük mesaisinin bittiğini ilan etti.

Battaniyesiz yatırıldılar
Çocuklarının mezarlarını arkalarında bırakmak zorunda kalmış olan insanlar, gece battaniyelerini TEM’de yürürken bıraktıkları gerekçesiyle battaniyesiz yatırıldı. 21 Eylül gecesi Park’taki mülteciler zorlanarak ve tehditle Stadyuma götürüldüler, 22 Eylül’de ise Stadyum da boşaltılmaya zorlandı. Devletin mülteci politikası, 23 Eylül günü Edirne Valisi’nin Stadyum’da yaptığı konuşmayla çok iyi açıklanabilir: Türkçe bilmeyen mültecilere Türkçe konuşan Vali: “Beğenseniz de beğenmeseniz de...” sözleriyle başlattığı konuşmasını; “Basından yüz buluyor bunlar” diye söylenerek bitirdi.

Devlet saklama derdinde
Devlet başarılı bulduğu bir işbölümünü uygulayarak, mültecilerin görünmez olmasını kolaylaştırıyor: Göç İdaresi, görevini kendi bürokrasisini daha bürokratikleştirmeye sıkıştırıyor. Polis ve Jandarma işler böylece çığrından çıkınca, meseleyi güvenlik ve kolluk tedbirlerine indirgemeyi haklılaştırıyor.. İnsani yardım görevlerine atanmış tek kurum gibi görünen İHH ise devletin yapması gereken asgari insani yardımı göçmenler arasında bir yardım rekabetine çeviriyor. Böylece İslami bir jargonla geliştirdiği “yardım dağıtma-hayır yapma eylemi” zaten çaresiz olan insanlar arasında sekterliği ve çatışmayı arttırıyor.

Mülteciler en temel sağlık hizmetlerinden mahrum; barınma, aile birliği ve mahremiyet hakkının olmadığı bir alanda, kolluk kuvvetlerinin gözetimi altında tutularak görünmez kılınıyorlar. Öte yandan Edirne halkı, üzerinde söz sahibi olmadıkları bir sınır yönetiminin sonuçlarını, kentin bütünün “tampon bölgeye” çevrilmesiyle ödüyor. Diğer bir deyişle Suruç’ta patlayan bomba, Edirne’den ses veriyor.

Ben bir sayı değilim
“Ben bir sayı değilim” diyor bir mülteci. İçimden “Ah keşke bir sayı bari olabilseydiniz” diye geçiriyorum. Türkiye 2013’te gelen mültecilerin üçte birini henüz kaydedebildi. 2014 ve 2015’te gelenlerin kaydının dahi olmadığını duyuyoruz. “6 Mart 2013’te geldim’ diyor Muaviye (64), bana verilen kağıtta 6 Haziran 2015’te gelip kayıt olmam gerektiği yazılıydı. İki yıl insan bile sayılmadan yaşadık”.

“Aylardır Avrupa’nın çeşitli ülkelerine geçmek için insan kaçakçılarının elinde can verenler için açıkça gidiyoruz” diyorlar. Yürüyorlar: Nasıl #Gezi, Köprü’yü yürüyerek İstanbul’u yayalaştırdıysa; mülteciler de haritaları yayalaştırıyorlar. Vatanları, coğrafyayı yayalaştırarak geçiyorlar.

“Türkiye insan kaçakçılığını desteklemekten vazgeç” sloganıyla yürüyorlar. Bir bebek fotoğrafına indirgenmeyi, sadece çocuk, sadece kadın, sadece etnik, sadece din kardeşi, sadece mülteci, suçsuz, masum, genç ve kurbana indirgenmeyi reddediyorlar..

Şimdi tüm hayatları, o hayatlarda işlenmiş bütün suçları üstlenip- ve bu suçlardan hepimizi azad etmeyi kabullenerek; zihinlerdeki Ortaçağı kapatabilecek kilit olmaya...

*Prof. Dr., Sosyolog