Bir berber bir berbere kes traşı demiş
FERİDUN NADİR FERİDUN NADİR
Esnaflık işinde ben en çok berberlik severim. Yani “Muharrir olmasaydınız ne olurdunuz?” gibi gıcık bir soru gelse tereddütsüz berber derim

Herkes hayatının bir küçük bölümünde olsun esnaflık hayali kurmuştur. Esnaflık romantik bir şeydir. Saygıdeğer bir tek rara dayalıdır. Bu bakımdan bir parça zen barındırır. En pembe olanı ve en çabuk batanı bir Güney kasabasında mekan, ne bileyim kahvaltıcı takıcı filan açmaktır. Sofistike olanı zanaat içerenidir. Sıkıcı olanı gazete büfesi filan olmaktır. Bence tabii.

Yıllarca esnaflık yaptım. Bir gecekondu mahallesinde kasetçi dükkanı işlettim. Gençler hatırlamaz, e-posta atılan bu dünyaya geçmeden önce kaset diye bir şey vardı. Böyle dönen küçük manyetik şeritlerde ses saklanırdı. Sevgililere karışık kasetler yapılırdı. Ben de dükkanımda dışarıya Abdullah Papur gösterir, içeride Led Zeppelin çalardım. Askere anonslu kayıt yapardık. “Bayan sesinden”. Gençlik işte. Çok iyi vakit geçirirdim ama. Solumda bir tüpçü, sağımda pastane, leğenci. Herkes sağcı. Tavla, limon kolonyası, siftah parası, TRT-1 radyosu, alüminyum tencerede menemenler filan değişik zamanlardı. Çok şey öğrendim. Bunu sonra anlatırım.

Esnaflık işinde ben en çok berberlik severim. Yani “Muharrir olmasaydınız ne olurdunuz?” yahut “Başka ne olmak isterdiniz?” gibi gıcık bir soru gelse tereddütsüz berber derim. Eski usul, küçük tüplü fayanslı bir berber dükkanı isterim. Sabahları erkenden açar, transistörlü radyomdan TRT çalarken temizlik yaparım. Dükkanımdan kolonya kokusu eksik olmazdı. Limon kolonyası ile yetinmez, muhakkak lavanta, mandalina kolonyası da bulundururdum. Bilinçli berber olup müşterilerime alkolün taze traşlanmış cilde epey zararlı olduğunu söyler, kolonyayı ellerine dökerdim. Ayrıca saçların ağaç olmadığını, “usturanın, sıfıra vurmanın, uçlardan aldırmanın” saçların gürleşmesine en ufak bir faydasının dahi bulunmadığını anlatırdım.

Müşterilerim yere biriken saçları süpüren çırağımın cebine para sıkıştırırken çocuğun hafif kızarmasıyla gururlanırdım. (Bir çocuk için ne güzel bir çalışma ortamıdır berber dükkanı. Aman burada çocuk istismarı filan diye bana girişmeyin. Artık bütün dünya istismar edilmeden çalışan, çalışırken öğrenen çocuğun güzel bir şey olduğunu kabul ediyor. Çocuk dediğim de zaten 4 yaşında çocuk değil.)

Velhasıl berberlerde bir stabil mülayimlik, görmüş geçirmişlik olması boşuna değildir.

Bir berberin kötü bir insan olması, sosyopat olması zordur. Her şeyden önce sakin ve sabırlı olması gerekir. En nihayetinde uzmanlık alanı kıldan tüyden olan bir işi bütün gün değişik değişik insanlar üzerinde tekrar tekrar uygulamak sabır ister. Bir yandan da dudaklarını çekiştirerek boğazına ustura dayamasına izin veren müşterisi karşısındaki pozisyon üstünlüğü sebebiyle muhattaplarıyla iyi geçinmesi kolaydır.

Bu köşeyi takip edenler “barba” kelimesini pek sevdiğimi bilirler. Nasıl sevmem? Dünyanın en güzel kelimelerinden birisidir barba. Sadece “Rum meyhane sahibi” anlamına gelmez barba. Rind, adapbilir, babacan bir meyhane sahibi anlamına gelir. Nişanyan Sözlük barba için Yunancada “moruk, yaşlı ve sevilen kişilere verilen bir lakap” demektir.Aynı barbanın Latincede ve İtalyancada sakal demek olduğunu, barbier filan derken Farsçaya oradan Türkçeye berber olarak girdiğini söyleyelim.

Tarihte berberlik o kadar önemli bir iştir ki tarih boyunca pek çok ülkede kan almak, sünnet, dişçilik gibi tıbbi hatta cerrahi işler, hacamat, sülükçülük; kellik, uyuz ve bit tedavisi berberlerin işleri arasındadır.

Beylerbeyi’nde otururken bir komşum vardı, berber. Müslümanların ezildiği, şımarmadığı, samimi, muhalif müslümanların sayısının parmakla sayılmadığı günlerdi. Berberim de Akit gazetesinde köşe yazarıydı. Çok iyi sohbetimiz vardı. Ben uzun saçlıydım, toplumun benim saçımı yadırgamasıyla onun sakalını yadırgaması arasında haklı bir paralellik kurardı. Uzun ve keyifli sohbetler yapardık. Zor zamanımda yardım yarenlik ederdi. Çok çok iyi birisiydi. Dükkanının hemen karşısındaki kocaman çınar ağacının altında başka beyaz sakallı amcalarla toplantı yaparlardı. Meğer İslamcıların meşhur edebiyat ürünleri dergisi Çınaraltı, tam olarak o çınarın altından ve benim sevgili komşum liderliğinde çıkarmış. Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç tarafından çıkarılan Türkçü Çınaraltı dergisi ile karıştırmayın.

Ben akşamları elimde rakı ile dükkanın önünden geçerken bir selam verir, dükkan boş ise iki kelam ederdim. Amca da sıcacık gülümsemesiyle beni karşılar, üzerime titizlendiğini muhakkak belli ederdi.

Meyhane Muhabiri Adem Erkoçak arayıp berberlerle ilgili bir kitap projesinde çalıştığını anlatınca hemen o adını hatırlamadığım amcayı söylemiştim. Adem gitti aradı, buldu. Ama maalesef amca berber dükkanını kapatmış. Öyle pek tadı tuzu da yokmuş. Nasıl olsun ki?

Mübarek ramazan ayına girdiğimiz ve kutuplaşmada zirve yaptığımız, normalleşmede epey zorlandığımız şu günlerde aklıma böylece düştü işte.

Son olarak. Kes traşı ne güzel laftır. Sıkıcı ve yaratıcılığa uzak çenebazların kaybetmişliklerini umursamayıp iktidar hasletleriyle iki saat konuşup bir şey söylemedikleri şu meclis günlerinde ders alma acizi politikacılarımıza konumuza uygun bir çağrıyla “kesin traşı” diyelim ve bitirelim yazımızı.

Ve memleketin en sıkı gitaristlerinden güzel kardeşim Uğur Karaman’ın babasının Ankara’daki efsane berber dükkanı “Bir Berber” şerefine kaldıralım kadehlerimizi.