Bir de dere kenarında rakı olsam...
FERİDUN NADİR FERİDUN NADİR

Yarimden ayrı düştüm gözlerum nemli nemli,
rakı haramdur diye çay içtum demli demli
Buluntu Laz haiku’su

Viçe’den yukarı çıkan Piskala deresinin ucu bir Hemşin köyüne çıkar. Şimdiki adı Yaylacılar. Hemşinli dediğimiz, malumunuz Osmanlı zamanında Müslüman olmuş Ermeni kökenli, hatta bazısı Ermenice konuşan bir etnik grup. Laz bölgesinin en lokum insanlarıdır. Lazlar da harikuladedir de Hemşinliler daha az olduklarından mıdır nedir farklıdır. Siyaseten iyidir, pek ulusalcı barındırmazlar aralarında. Akıllıdırlar, derelerini, balıklarını en iyi onlar korurlar. Misafirperver, dürüst insanlardır. Geri kalanı öyle değildir demiyorum. Bu toprakların kültüründe var bütün bunlar. Lakin Hemşinliler bir başkadır. İnanmazsanız bağzı Lazlara sorun.

Ha, şu da önemli. Hemşinliler yaşamayı bilen, gusto sahibi, ehlikeyif insanlardır. Bilumum çilingir erbabı rindler, tulumcular onların köyünden çıkar. Hatta efsaneye göre hemşin köylerinde ne zaman ki birisini karısı rakıya bırakmasın, arkadaşları eğlence olsun diye çilingiri mahpus evinin altına kurarlar. Tulum, şenliğin bini bir para. Evdeki hanımı kızdırıp adamı imrendirmektir maksat. Ki bir sonrasında en azından kafası şişmesin diye yollar kadın bir umut.

Hemşin köylerinin efsaneleri bitmez. Örneğin cami duvarına sprey boyayla “Ramazan dolayısıyla kapalıyız” yazmalar, şehir girişindeki pazarlamacı ve dilenci giremez yazısını jandarma, pazarlamacı ve dilenci giremez yapmalar, daha neler neler...

Neyse, bu Yaylacılar’a gittik minik arabamızla. Baktık yolun üzerinde bir adam duruyor. Bize de dik dik bakıyor. Amcanın dibine kadar gittik, kımıldamıyor. Sonraki diyalog yaklaşık şöyle:

>>Kimsun?

-Ben Feridun amcacım.

>>İyi de kimsun?

-Yahu Feridun işte, öyle bir ademoğluyum.

>>Kimlerdensun?

-Buralardan değilim.

>>Nerelisun?

stanbul’dan geldim buraya.

>>Neden geldun?

-Gezmeye.

>>Kime geldun?

-Çarşı’da otelde kalıyorum.

>>Ha.

Sonra bir sessizlik. Biz merakla bekliyoruz. Amca muhtemelen yerden bir taş alıp atacak, ve indirecek camımıza. En azından galiz bir küfür yolda.

Derken amca konuşmaya karar veriyor:

>>İnun aşaği. (Haydaa. Kesin indirip dövecek.)

-Neden amca. De hele. (Sesleniyoruz içinden arabanın.)

>>İnun da, yemek yiyeceğuz.

Bu, Lazistan’ın tipik bir muhabbetidir. Lazlar da böyledir, Hemşinliler de. Öyle bir bağırarak konuşurlar ki sanırsınız bir acayip şeyler oluyor. Hayır. Kendi halinde bir muhabbet sürmektedir.

Ben uzun yıllardan beri buralara gelirim her fırsatta. Şu anda da buradayım.

Burada çok arkadaş edindim. Çok şeyler öğrendim.

Buranın insanı Türkiye’nin en açık görüşlü insanları arasındadır. Şu kadar iddialı konuşabilirim, pek çok açıdan İzmir’in köylerine basar. Pek çoğu dini bütün bu insanlar kimsenin ibadetine de içkisine de giysisine de karışmaz. En yukarı köylerde bile mini etekli dövmeli genç kızlara, uzun saçlı erkeklere rastlamak mümkündür.

Lazcada “toba” göl demektir. Derenin derinleştiği yerlere toba denir ve doğal plajlardır çevresi de. (Ben bir medeniyet emaresi görmüyorum ve benim için bir sakıncası yok ama) buralarda tek bir donla dereye giren çocuk göremezsiniz. Herkes yüzme kıyafetinde, asla kimse kimseyi rahatsız etmeden medeni bir şekilde girilir dereye.

Hatta akşamsa bir de küçük çilingir yapılır ki tadına doyum olmaz. Hakikaten dere kenarı rakısı eşsizdir.

Yıllar önce bu derelerin kenarında elle alabalık tutulurdu. O kadar yani. Sağ olsunlar geçen yıllarda tüpten elektrik vermeye yığınla vahşi yöntem kullanarak köküne kibrit suyu ektiler. Şimdi avlanmak yasak. Umarım toparlanır. Hoş derelerin derdi biter mi? HES’ler mevzuunu biliyorsunuz zaten. Bu kadar da değil. Bu güzelim dereleri kafalarına göre ıslah ediyorlar, kenarlarına duvar döşüyorlar. Taşarmış. Allah ıslah etsin. İki kuruş inşaat rantı için önce problem yaratıp sonra çözmek dahiyane bir belediyecilik.

Laz insanı rakıyı neyle içer dersiniz? Benim hiçbir fikrim yok. Yakında çıkacak Rakı Gastronomisi kitabını bu yüzden merakla bekliyorum. Benim gördüğüm, ne varsa onunla içiyorlar. Ben şu anda karayemiş ile içiyorum. Enfes oluyor. Tam mevsimi.

Yazımızı bitirmeden şu klişelere de bir dokunduralım. Haiku’muza bakmayın, sanıldığı gibi çok çay tüketilmez buralarda. Örneğin bir Kürtler kadar asla. Çay geçim kaynağıdır burada sadece. Toprağı mahfeden, suyun tadını bozan bir lanetli para kaynağı. Keza bu Laz fıkrası denilen fıkraların neredeyse tamamı Trabzon fıkralarıdır. Zaten Temel, İdris, Fadime gibi isimler de sadece Trabzon’da meşhurdur. Artık orada da pek koymuyorlar sanırım.

Birkaç da bilmişlik vardır. Laz görünce “Mohti misin?” diye sorarlar. Güya Lazca konuşan Laza mohti denirmiş. Yalan. Mohti sadece gel demektir. Birisini yanınıza çağırmak için kullanılır. Ve dahi Lazutlar, Fuat Saka’nın bir albümüdür. Lazut, Portekiz’in fadosu filan gibi bir çeşit türkü değildir. İçinde Laz geçiyor diye Lazca şarkı demek hiç değildir. Lazut, mısır demektir.

O hepsi erkek yan yana ileri geri horon vuranlar var ya (hah bir de bu var, horon tepilmez, vurulur) onlar da Trabzonlu. Laz horonu müthiş enerjiktir ve ritmi senkopludur, çok sofistike bir zıplama halidir. Kemençeden çok tulum kullanılır ayrıca.

Lazların pratikliği kesin bilgidir ama. Misal “100 metre geride Osmanlı Balıkçısı” var ya… Herkes yazmıştı. Dünyanın en iyi PR çalışması olabilir o. Bizim laz PR hedeflememiş tabii. O bir tabela yapmış, öbür yüzü boş kalmış. E Laz bu, kıyamamış.

Buyrun size bir de müthiş by-pass örneği. Görselimize bakın: Rakıcıoğlu Efes Shop. Biliyorsunuz tabelada rakı-bira demek yasak. Dememiş ki? Yaptığımız gazetecilik faaliyeti sonucu öğrendik ki büfenin sahibinin soyadı Rakıcıoğlu imiş, büfemiz soyadını fırsata çevirmiş yani.

Sağlığınıza!

Buralarda hayatımı kolaylaştıran Sevinci’ye, Nilgün’e, Şükriye’ye, Şaziye ve Sevim Yenge’lere, Ali Rıza, İsmet ve Sibel’e ve çocuklarına, Hasan ile Muhammet’e, Refika-Birol çiftine ve tabii oğulları Şina’ya çok teşekkürler. Hepinizi çok seviyorum.