Bir Dünya Kupası sohbeti
11.08.2018 12:05 SPOR

2018 Dünya Kupası geride kaldı. Futbolseverlerin bir ay boyunca ilgiyle takip ettikleri, video hakem teknolojisinin başlangıcı olması itibarıyla geriye dönüp hatırlanacak yarışmada ipi Fransa göğüsledi. Finalde Hırvatistan’ı mağlup eden Fransızlar formalarına ikinci yıldızı takarken, Hırvatlar da memleketlerinde şampiyon gibi karşılandı. Akademisyen ve spor yazarı Elif Çongur, Doğuş Sarpkaya, Onur Kılıç ve Savaş Murat kupaya, futbola, endüstriyelleşmeye ilişkin detaylı bir sohbet gerçekleştirdi. Söyleşinin bir bölümüne kendisi de bir hakem olan Yılmaz Eren de katıldı.

Savaş Murat: Dünya Kupası 4 yılda bir yapılan festival olarak adlandırılıyor futbolseverler tarafından. FIFA’nın tüm kirli ilişkilerine ve eski futbol kültürünün hemen hemen etkisini kaybetmesine rağmen... Bir Dünya Kupası maçını izleme deneyimiyle sıradan bir maçı izleme arasındaki fark sizce nedir?

Elif Çongur: Bütün dünyada kirli futbol ilişkilerinin boyutlarını elbette biliyoruz. Endüstriyel futbol belasının oyunu ne hale getirdiğini görüyoruz. Fakat işte futboldan vazgeçmiyoruz. Ben geçmiyorum en azından. Kendi ligimizi izlemekten vazgeçmiyorum, Şampiyonlar Ligi’ni izlemekten vazgeçmiyorum, hasılı futboldan asla vazgeçmiyorum. Bunun nedeni benim için meseleyi dönüp dolaşıp bir umuda bağlanmakla cevaplanabilir. Çünkü futbol böyle doğmadı, özü bu değil. Futbol; esasında tarlalarda, arsalarda boş zaman fikriyle inşa edilmiş, özgürlük tarif eden bir oyun. Adı üstünde işte oyun. Kökünü oradaki oyunsuluk duygusunda tutmaya devam ettiğim için vazgeçmiyorum ben, o fikrin bir gün tekrar geri geleceğini ya da ufacık bir çatlaktan sızabileceğine olan inançla hareket ediyorum. Neden Dünya Kupası izleme deneyimi farklı sorunuzun cevabınıysa biraz tekrar edilen ritüellerde, karnavallarda, festivallerde buluyorum ben. Dünya Kupası’nda tekrar üzerine kurulu festival havası var ve fakat aynı zamanda her defasında da yeniden üretilen bir şey. Karnavallar için “asılı zaman” deriz ya hani, bütün statülerin eşitlendiği, herhangi bir üstünlük ilişkisinin olmadığı zamanlardır. Hayattan zaman çalma fikri vardır o asılı zamanda. Dünya Kupası 4 yılda bir eve gelen misafir gibi... Mesela berbat günlerden geçiyoruz ülke olarak, bu günlerden biraz zaman çalıyoruz, biraz nefes alıyoruz kupayla. Buradan toplumların afyonu argümanına varmayınız rica ederim, herhangi bir afyon memleket sıkıntımızı uyuşturamaz zira. Eve misafir gelir, ödev filan tavsar, anne baba çocuğa saramaz ve çocuk misafir gitmesin diye kapıyı kilitler anahtarı saklar ya, benim kupayla kurduğum ilişki de biraz o hesap. Bir de tabii beni bir türlü geride bırakmadığım çocukluğuma götürüyor. İlk kupa maçını 1982’de izledim. Bu Sokrates’i dünya gözüyle izleme şansına ulaşmış biri yapıyor beni. Bir başka Sokrates görmeyeceğimi bilsem bile her kupa beni o heyecana götürüyor.

bir-dunya-kupasi-sohbeti-498397-1.

Doğuş Sarpkaya: Başlayacağını beklediğimiz bir büyülü anı izliyoruz. Kaldı ki bu büyülü anın gelmeyeceğine dair bir karamsarlığa kapıldığımız da oluyor bazen. Ancak bir golün gelişimi ‘evet işte o büyülü anı yakaladım’ düşüncesiyle tekrar heyecanlanmamızı sağlıyor. DK’da bu heyecana daha fazla kapılacağımızı düşünüyoruz çünkü en iyiler orada. Ancak geçmişe göre daha az önemli anlar yaşadığımız da ortada.

SM: Bu seneki Brezilya takımı 94’ Brezilya takımına çok benzetildi.

DS: Ara sıra Brezilya Ligi’ne bakıyorum. Orada da durağan bir futbol var. Ancak istediği zaman tempoyu artırabiliyor. Brezilya’nın en büyük özelliği oyunun hızını kendinin belirlemesi.

Onur Kılıç: 2014 Brezilya’sı hakkında ne düşünüyorsun?

DS: Almanya’ya gelene kadar görece bekliyorduk. Yine aynı hikaye vardı. Hızı kendisine göre istediği şekilde ayarlıyordu.

SM: 2014’de Scolari vardı, Şimdi Tite geldi. Tite’nin yaptığı en büyük değişikliğin oyun içerisindeki yetki dağılımını Neymar’ın elinden takıma vermesi olduğu görülebiliyor. Neymar çok çaba gösteriyor fakat bazı yönleriyle de antipatik. 2018’de ise çevresindeki herkesin değerlendirdiği bir futbol anlayışının takıma oturduğunu söyleyebiliriz. 2014’de herkes Neymar üzerinden bir beklentideyken Neymar’ın genel performansı da çok iyi değildi.

OK: Biraz şansızlık da denilebilir ona. Hem Almanya’nın en üst düzey performansının olduğu döneme denk gelmesi hem de tüm kötülüklerin başına gelmesi gibi 25 dakikada 5 gol yemek. Paramparça oldular.

"YILDIZ FUTBOLCU DİYE BİR ŞEY VAR, AMA..."

SM: Neymar demişken, sizce futbolda yıldız oyuncu her şeyi değiştirebilir mi?

: Değiştirmez olur mu? Ben iki kupada futbol tarihinin seyrini değiştiren iki tane futbolcu tanıdım. 82’de Sokrates’i, 86’da Maradona’yı seyrettim. Platini’yi seyretmiş bir kuşağız biz. Yıldız futbolcu diye bir şey elbet vardır. Ama bunu yıldız oyuncunun her zaman her şeyi değiştirebileceği anlamında bir kesinlik olarak söylemiyorum. Yıldız oyuncu diye bir şey var mıdır? Vardır. Her şeye kadir midir? Bazen. Olabilir. Olmaya da bilir.

SM: Sartre örgütlenme üzerine düşünürken futbola bakıyor ve bir takımı takım yapan şey aslında bireyin özgür eylemiyle takım arasındaki kolektif eylemin birbiriyle olan diyalektik bağı olduğunu, söylüyor. ‘Bu ikisi arasında sürekli bir geçişkenlik vardır. Ve siz bireysel olarak kendi özgür eyleminizi takıma katarsınız, takımla bütünleşirsiniz ve takımı da aşacak pozisyona gelirsiniz.’ diyor. Son dönemlerde Neymar, Messi, Ronaldo gibi ikonlaşmış futbolcular var. Bütün hikaye aslında bunların etrafında dönüyor. Siz bireysel etkinlik ile kolektif etkinlik arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

EÇ: Sorunuzun cevabını Kante verdi bence. Hem dünya futboluna hem Sartre’a.

OK: Bugünün yıldızlarının takım içerisindeki üstlendikleri rol itibariyle takımın diğer unsurlarıyla aralarındaki ilişki daha hiyerarşik bir noktaya mı geliyor? Yani Ronaldo’nun, Messi’nin bugün takım içerisinde üstlendikleri rol, önceki dönemin yıldızlarının takımla kurdukları ilişkiden daha mı bireysel?

DS: Bence Messi önceden daha efektifti, sağ açık merkezi forvet gibi oynuyordu daha sonra on numaraya doğru çekildi. O çekilmeyi yaparken de birçok şeyini Rakitic’e ve diğer oyunculara dağıtmaya başladı. Artık eskisi gibi Messi’ye at, Messi milimetrik pas versin durumundan sıyrılmaya başladı. Arjantin’de de Barcelona’da yapamadığını yapmaya çalıştığı için Messi İzlanda’yı aşamadı. Neredeyse her top Messi’de toplandığı için üretkenlik sıkıntısını yaşadı. Herkes Messi bir şey yapacak diye bekler durumdaydı. Dolayısıyla yıldız futbolcu ile diğeri arasındaki açı eskiden daha netti. Ne kadar tek kişiye kalırsa o kadar zayıflıyor oyun. Ama tabii 2016 için düşünürsek, Ronaldo olmasaydı Portekiz kupayı alamayacaktı. Tam tersini de söyleyeyim; İbrahimovic olsaydı belki İsveç gruplardan çıkamayacaktı.

SM: Arsene Wenger’in bir sözü vardı: ‘Siz bugünkü futbol yıldızlarını yönetemezsiniz. Onlardan ancak ricada bulunursunuz.’

EÇ: Bu bir yandan işin bir parçası değil mi? Sanatta da böyledir kimi zaman. Sinema yönetmenin düşüdür. Karar verici, yönetici, belirleyici odur. Ama kiminle çalıştığına göre de değişir. İstediğin kadar dişli bir yönetmen ol, yönetemeyeceğin oyuncular çıkabilir karşına ve yine de sonuç şahane olabilir. “Türkan Hanım, tamam öpüşmeseniz ama oyuncumuz da şöyle ufak bir buse de kondursa yanağınıza” biçiminde ricacı olabilir yönetmen. İtirazınızı anlamakla birlikte ben bu durumun işin doğasında olabileceğini düşünüyorum. Hasılı, ben ‘Messi-Maradona, kurban olam yaradana’ diyorum. (Gülüşmeler)

"ÇOK BÜYÜK REZALETLER YAŞADIK"

OK: Kupanın yönünü tayin eden şeylerden bir tanesi de İspanya’nın turnuvaya bir gün kala yaşadığı teknik direktör değişikliği oldu diyebiliriz herhalde. Önemli bir hazırlıkla geliyorlar ve favori gösteriliyorlardı. Bu duruma ve kupanın seyrini ne kadar etkilediğine ilişkin düşünceleriniz neler?

EÇ: Benim daha çok ülkelerin futbol federasyonlarının nasıl işlediği konusu ilgimi çekiyor bu başlıkta. Onaylamadıkları bir durumdan dolayı, bir gün kala teknik direktörlerini görevden almaları... Her ne sebeple olursa olsun, bunu yapabilecek bir irade gösterdiler. Dönüp kendi yaşadıklarımıza bakalım. Elemelere, öncesine, sonrasına... Prim tartışmalarına, gazeteci boğazı sıkma tartışmalarına... Çok büyük rezaletler yaşadık. Beni daha çok bu kısmı ilgilendiriyor.

OK: Olası başarısızlığı göze alarak daha ilkesel bir konumda kalmayı seçti İspanyollar.

EÇ: İşte, her şey mübah değil bazı ülkeler ve anlayışlar için. Bir gün kala şak diye biletini kesebiliyorlar.

SM: İspanyol gazetesi Marca’da bir yorum vardı. Hierro iki gün kala takımın başına geldi. İlk maç Portekiz ileydi ve bu takım halen Lopetegui’nin takımıydı. Hierro takıma tesir edemedi ve İspanya turnuvanın en iyi maçını oynadı. Sonra da ivmeleri giderek düştü. Hierro takım etki etmeye başladıkça takım kötü oynamaya başladı diyorlardı. Bu, takımın yeni durumu anlayamadığını gösteriyor mu?

DS: Muhtemelen. Ama ben yine de bu düzeyde oyunculardan başka bir şey bekliyordum. Fatih Terim için artık galat-ı meşhur haline gelen ‘Taktik maktik yok, bam bam bam’ sözü var. Taktiğin ikinci planda olduğu ruh aşılama seansı. Milan’ı çalıştırdığı dönemin oyuncuları Terim’in taktik açıdan gördükleri en yetersiz hoca olduğunu söylüyorlar. Futbol bence futbolcu oyunu. İspanya uzun zaman birlikte oynadı, elemeleri geçti daha üç ay önce Arjantin’i 6-0 yendi. Her ne olursa olsun sonuç bu olmamalıydı.

OK: İlkesel kısma tekrar dönersek; Lucescu diyelim ki iyi bir jenerasyon yarattı ve milli takım önümüzdeki Avrupa Şampiyonası’na iyi bir hedefle gidebilir hale geldi. Turnuvaya 1 hafta kala İstanbul kulüplerinden biriyle sözleşme imzaladı teknik direktör. Ne olur?

DS: ‘Bize haber verdiler’ der federasyon.

: Muhtemelen öyle olur. Ya ‘biliyorduk’ derler, ya hakikaten biliyorlardır ya da bunu sorun etmezler. Ortada bir teamül olmadığı için idare edilir. Terim’in geliş ve gidişine, Lucescu’nun gelişine bakınca ben hâlâ anlamakta güçlük çekiyorum. Arda Turan’ın bir gazetecinin boğazını sıkması meselesinde herhangi bir özür mekanizması işlemedi. Oyuncu ‘Hocamla da, federasyonla da konuştum, ben biraz kenarı çekileyim’ dedi. Kendi isteğiyle çekildi. Yine herhangi bir özür mekanizması işlemeden tekrar geri döndü... Biz daha oraları halledememişiz ki... Ortada darp vardı orda. Bu yaşananlara ilişkin kimse mahcup bir açıklama yapmadı. Tam tersine Arda çıktı kameraların karşısına; ‘Kuş gibi hafifim’ dedi. Nerde kaldı etik dışı sözleşmeden hoca göndermek.

"O FOTOĞRAFTAN SONRA ALMANLAR RUHEN MESUT'TAN KOPTU"

OK: Mesut’un Almanya ile ya da Almanya’nın Mesut ile yaşadığı meseleyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

: Almanya’mıza kimin gözü değdiyse, kim nazar ettiyse iyi etmedi. (Gülüşmeler)

SM: O malum fotoğraftan sonra Almanlar ruhen Mesut’tan koptular. Tam anlamıyla bir yabancı gibi görülmeye, öyle bakılmaya başlandı.

OK: Turnuvanın en popüler konusu olan VAR’a gelelim isterseniz...

: Çok karmaşık bir konu benim açımdan. Bir yandan oyunun doğası bir yandan sürekli hakemlerin konuşulmasından doğan büyük sıkıntı. Türkiye liginde istisnasız herkesin istisnasız bütün hakemleri eyyamcılıkla şunla bunla suçlamasından yıldım ben. Bir tane hakemle ilgili 8 takımın muhalefet şerhi var. Futbolun kendisini takip edemiyoruz ki. Herkes ama herkes şikayetçi. Her kulübün kara listesinde en az 3 hakem var. Ben bu durumdan müthiş sıkıldığım için ve hakemler belki rahat ederler düşüncesiyle ‘Acaba denenebilir mi ki’ diyorum. Ama tabii ki oyunun felsefesine aykırı bir şey. 22 kişi oynayacak, bir kişi de karar verecek. Hani futbol hatalar oyunuydu? Futbolcular, teknik direktörler, yöneticiler dünyanın hatasını yapıyorlar bir şey olmuyor ama hakeme gelince böyle olmuyor.

"VAR'IN TÜRKİYE'DE UYGULANMASINA KARŞI DEĞİLİM"

SM: Peki VAR sence her şeyi nesnelleştirir mi?

OK: Oyun olarak kabul ettiğimizde futbol evet hatalar barındırabilen bir oyun. Ama bunu ulusal ve yaşamsal bir kavgaya dönüştürdüğünde, bunun için adam öldürdüğünde bu artık oyun olma özelliğini kaybediyor. Hatalar artık tolere edilemiyor. İnsanlar arasında geri aidiyet ve çatışmalar üreten, insanların gerçek sorunlarını perdeleyen bir vehamet haline geliyor. Bu konu insanın hayata baktığı pencere oluyor. Bu açıdan ben Türkiye’de uygulanmasına karşı değilim. Futbolcuların yakın zamanda bir zihinsel aydınlanma geçirmeleri çok zor. Gitsinler monitöre itiraz etsinler.

Bir tarafıyla da video oyun endüstrisinin bu konunun gündeme gelmesinde bir rolü olduğu kanaatindeyim. İçinde hata barındırmayan bir oyun oynanıyor orada. Aşağıdan gelen genç kuşakların futbolla ilişkisinde bu oyunların önemli bir yeri var. Onlar meseleyi bizim burada yaptığımız gibi pek çok kavşak dolanarak, disiplinler arası tartışmıyorlar. Oyun olarak ve dümdüz bir yerden tartışıyorlar. Beklentileri de oyundakine benzer şekilde kararların tartışmasız-mekanik bir netliğe sahip olması. Video oyun endüstrisindeki bu düzlük, teklik reel futbolu olumsuz anlamda mükemmelleştirmek gibi bir itkiye neden oluyor. VAR bunun bir sonucu diyebilirim.

Yılmaz Eren: Türkiye’de yalnızca hakem tartışan programlar var, belki bunların kalkmasına yarar diye olumlu bakabilirim. Ama Türkiye’deki temel mesele bir takımı kayırmak için ofsayt ya da penaltı kararında eyyam/hata yapılmasından ibaret değil. İddia’dan tutun şehirlerde siyasilerin baskılarına kadar birçok etken var. Dolayısıyla ülkemizde sorunun sadece bir VAR ile çözülebileceğini düşünmüyorum.

Bir tarafından da milyon dolarlık, euroluk bizim bu tarafıyla çok tasvip etmediğimiz bir dünya var. Geçtiğimiz yıl Türkiye’de bir galibiyet kimin Şampiyonlar Ligi’ne gideceğini belirledi. Oradan alınacak paraları, dünyada kulüplerin futbola harcadıkları parayı düşününce kararlar açısından böylesi olumsuz mükemmelleştirmelere gidilmesi bir zorunluluk gibi geliyor. Futbolda paranın tahakkümü ile doğrudan bir ilişkisi var.

EÇ: Bu bakış açılarının düzeltilmesi derdimiz olmalı. Aynı tribün gibi. Her şey düzelecek ki kimse kimseyi saygı duruşunda insanlığından utandıracak şekilde yuhalayamayacak!

YE: VAR kulübesinin yıkıldığını, polisin VAR kulübesini koruduğu şeyleri de görebiliriz, hakem monitöre hiç yaklaşamayabilir.

DS: VAR ile birlikte hakem üzerindeki baskı unsurunun kalktığı onun için daha rahat maç yönettiği dolayısıyla daha adil, daha düzgün şekilde maçı götürdüğü de çok fazla konuşuluyor.

: Umarım bir işe yarar. Umarım yük kalkar hakemlerin üzerinden.

YE: VAR gerçek bir gol sevincini de ortadan kaldırdı. VAR golü veriyor sen alkışlıyorsun.

SM: DK bir rol model. Futbolun evrimleşmesinde inkar edilemez önemde bir rolü var. Örneğin 2014’teki kupadan sonra üçlü savunmalar bir anda çoğaldı ve yeniden popüler oldu. Futboldaki bu değişim meselesine baktığımız zaman sanki daha az riskli, üretkenlik problemi yaşayan, sonuç odaklı her şeyi rakamların oluşturduğu tablolara indirgenen bir futbol anlayışı da ortaya çıktı. Bu futbolun estetiğini kalitesini azaltıyor mu ?

: Savunmaya bu kadar yatırım yapan, az farkla galibiyete giden bir anlayış. Futbolun doğasında gol diye bir şey var ve her şey onun için örgütleniyor. Bütün düşünceler onun üzerine kurulu. Bundan vazgeçip savunmaya yaslandığında, oyunun bütün üretkenliğini saf dışı bırakıyorsun. Doğasında yok bu futbolun.

"KAZANMAK, SPORTİF BAŞARI DEĞİL KOSKOCA BİR ENDÜSTRİ ARTIK"

OK: Futbol endüstrisinin bunda da bir rolü var mı dersiniz?

: Bunların hepsi sporun parayla kurduğu ilişki üzerinden okunacak şeyler. Spor ne zaman kendi ruhundan bu kadar uzağa ve fakat endüstriyle de bu kadar yakına düştü bütün mesele orda başladı. Olimpiyatlarda da aynı işte görüyoruz 80’lerden beri. Formada herhangi bir marka taşımak bile yasaktı eskiden. Bu tek bir şey söylüyor aslında “işin içinde herhangi bir profesyonellik fikri olmayacak” diyor. Modern olimpiyatlarda maddi değeri olan tek şey altın, gümüş ve bronz madalyaydı. Onun dışında herhangi bir para, hediye, sponsor bunların hepsini yasaktı. Hatta şöyle bir şey oluyor 48’de galiba... Milli güreşçimiz Yaşar Doğu madalya alınca dönüşte bizimkiler burada ev hediye ediyorlar kendisine. 4 sene sonraki olimpiyatlardan men ediyor Doğu’yu olimpiyat komitesi. “Olimpiyat ruhuna para kattınız” diyorlar. Hep aynı şey yani. Doping dediğimiz manyaklığın sebebi ne? Bir sporcu vücuduna yapay idrar kesesini ne için taktırabilir? Dirhem dirhem kırılan rekorların sebebi ne? Çok büyük paralar. Kazanmak, bir sportif başarı değil tek başına koskoca bir endüstri artık. Reklamı, forması, bilet satışı…

SM: Her DK kendisine özgü bir hikâye de yaratıyor. Hemen hemen her kupada bizim hafızamıza kazınan bir an, fotograf kupayla özdeş hale gelebiliyor. Örneğin tanrının eli, Escobar’ın hikâyesi, 2010’da Suarez’in ısırığı, 2006’da Zidane’ın kafası gibi. Sizce bu dünya kupasından böyle bir an yaşadık mı?

EÇ: Bu örneklerdeki gibi büyüğünü yaşamadık ama benim gözümün önünde Schmeichel’ın maçtaki performası sonrası baba Schmeichel’ın oğlunun başarısına sevindiği anlar kaldı. Bir de Maradona’nın tribünde olması elbette bana çok etkileyici geldi. Sevinmesi, üzülmesi, varlığı.

OK: Neymar’ın kendini yerden yere atması, ağlaması 14 dk toplamda yerde kalması da eklenebilir.

EÇ: Saçları çok konuşuldu çocuğun. Rahat vermediniz ki kalksın oynasın.