Bir fener olmak için ‘Hayır’ de
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
Kısa yaşam yoktur, anlamlı ya da anlamsız yaşam vardır. Bazen sadece yirmi altı yıl yaşarsınız ve ardınızda Hayır diyebilmenin onuru kalır. Bu yüzden HAYIR deyin

1
Bizim kuşağın belleğinde Almanya izi vardır. Kanayan bir yaradır. “Acı vatan” diye biliriz. Dayım Almanya’ya araçla gitmiş, orada nedeni hâlâ benim için meçhul biçimde tutuklanmış, yıllar boyu anneannem ve ben, bir pencerenin yamacında onun yolunu gözleyerek beklemiştik... Annem ziyarete gittiğinde, daha henüz beş yaşındayken ben, bir daha dönmez endişesiyle tedirgin yolunu gözlemiştim. Tam umudum yitmişken çalan kapının ardından anneyi bulmak, bir çocuk için benzersiz, mucizevi bir mutluluktur.

“Almancılar” kavramı o günlerden kalma, ödünçtür, bir türlü silinmez dilimizden. Bir yanıyla görgüsüzlüğü imler, öte yandan gidilmesi, görülmesi olanaksız sayılan uzak diyarın sesidir onlar. Toplumsal acayip bir kitle! Ne Türk, ne Alman… Her ailede uzak, yakın bulunurlar. Mercedes’e biner, bize çikolata, lastik ayakkabı getirir, bozuk bir dil konuşur ve hor görür/görülür onlar… Almancı filmlerini, edebiyatını sevemedim bir türlü. 12 Eylül 1980’den sonra, bir de siyasi göçmenler eklendi bu açmaza. Memleketine uzaktan bakmak zorunda kalan yorgun demokratlar, sosyalistler… Kara yazgı dedikleri bu olsa gerek…

Elinde oyuncaklarla kapıdan süzülen annemin yüzünü gün gibi anımsarım. Heyecanla açtığım oyuncakları sonra… Boyum kadar, sarı bir köpek gelmişti evimize. Legolarım vardı. Türlü çikolata, şekerleme… Bir de dayımın demir parmaklıklar ardında çekilmiş, bordo dik yaka kazaklı, hüzünlü gülümseyen fotoğrafı… Anneannem alırdı o fotoğrafı okşar, severdi. Pencerenin ucunda bir yere iliştirdi yaşlı kadın. Tam dört yıl, gözünü kırpmadan baktı ona. Yatağına hiç uzanmadı, uykuya yenik düştüğü zamanlar başı düşer, neden sonra kendine gelince yine hasretle bakardı dayıma…

Çocukluk uzak memleket… Berlin’e doğru yola koyulduğumuzda bunları düşündüm mü bilmiyorum… Ama işte dilimde o sızı hep var…

2
Berlin’e ikinci gelişim. Bir şehre ikinci kez gitmek, duyumsamak, ölçü koymak için gereklidir. Lâkin dar, sıkışmış zamanda Berlin’i sezmek, duygusunu kavramak olası değildi. Telaşla geçti gün. Akşam gösteri olduğu için, Berlin’in bize söyleyeceklerini işitmek yerine, kendi derdimizi anlatmayı yeğledik… Bencil bir tutum bu… Oysa eminim Berlin bize sırlarının bir kısmını açardı. Ulaş karşıladı bizi. Kaba bir şehir turu yaptık… Eski bir Yahudi gettosuna gidip, kapitalizmin acıyı bile nasıl alınır, satılır kıldığını gördük. Türkiye’deki her siyasal kavganın, Berlin’de nasıl da derinlemesine yaşandığına, keskinleştiğine tanıklık ettik…

Herkesin köksüz, göçmen olduğu bir çağdayız. Bir yere aidiyet hissetmenin ne denli güç olduğunu düşündüm ve ne çok İstanbullu olduğumu anladım yeniden. Berlin’i sevmiştim geçen geldiğimde. Bu kez o kadar gezme olanağı bulamadım. Lâkin muhafazakâr bir İstanbullu olduğumu gördüm. Alışkanlıklarıma sadakatle bağlı olduğumu ve elimden alınan şehrime duyduğum hasretliği… Tüm romanlarımda, dilimde hep İstanbul var. İçinde olduğum halde, göz göre göre çalınan şehrim…

Ulaş, keskinleşen siyaset ortamının göçmenler arasında daha da yoğun hissedildiğini anlattı. Benden daha güzel söyler o:
“Burada Türk daha Türk, Kürt daha Kürt, Alevi daha Alevi, İslamcı daha İslamcı!”

3
Avrupa’da bir şehrin kimliğini anlamak, merkezini bulmak için tren garlarını bakmak yeter. Berlin garı dünya merkezlerinden biri elbet! Kırk milletten insan koşturarak vagonuna gidiyor, birazdan tren canlanacak, raylardan yeni öykülere doğru yol alınacak. Biz de Bielefeld yolcusuyuz. Geniş pencereden dışarı bakıyorum kesik kesik... Kimi zaman vagon içinde insanları izliyorum. “Allah” sözcüğünü duydukları an irkilen insanlar… Söz gelişi “İnşallah” deseniz ya da “Allah Allah” diye bir tepki verseniz elde olmadan, hemen dönüp bakıyor ve sanki bir terör eylemi olacak endişesiyle irkiliyor insanlar… Oysa ne bu sözcükler, ne de Müslümanlar yabancı değil oralarda…

Bielefeld’e indiğimizde Nebahat ablamıza kavuştuk. Bazı insanlar iz bırakır. Nebahat abla yıllar boyu bu uzak diyarda Aziz Nesin’den Server Tanilli’ye pek çok yazarı, aydını ağırlamış. Bizim ikinci gelişimiz bu. Berlin ne kadar kalabalık, iç içe geçmiş insanlardan oluşuyorsa, Bielefeld’te de o denli bir tenhalık var. Küçük güzel otelimize yerleştik. Lâkin burnumuzun dibindeki kilisenin çanı hiç susmadı. Beynimin içinde çaldı tüm gece boyu… Konu hemen döndü dolaştı memleket meselelerine geldi…
Üç yıl elli bin nüfuslu şehrin en güzel kitapçısıyla kapı komşusu olmak mutluluk verici. Vitrinin bir yanı tamamen Türkiye ile ilgili kitaplarla dolu. Yazık ki hakkımızda yazılanlar hem iyi değil hem de tek boyutlu.

4
Yurdunu bırakmak zorunda kalmak bir aydın, yazar için korkunçtur elbet. Memlekette korku diz boyu. Üç kuruşu olan orta sınıf insanlar yaşam biçimlerini korumak için göç etmek niyetindeler. Beceremeseler bile, dillerinde hep bu var. Gurbetlik güç. Hele bir de zorunluluktan olunca bu ayrılık katlanılır değil. Söylemesi kolay, yapması güç iş… Nazım’ın Varna kıyılarından “Memleketim Memleketim” diye inlemesi bundan…

Yurtdışında Türkiye hakkında konuşanların özensizliğine sinirlendim. Hiçbir riskleri olmadan, kavgaya doğrudan girmeden ve giderek artan baskı ortamını tam olarak kavramadan ahkâm kesmeler halka büyük haksızlık. İnsanlar mahkeme kapılarında sürünürken, mahpusta ıstırap çekerken, konforlu salonlarda, kaynağı belirsiz iktisadi güçlerle yan yana durarak konuşmayı kabullenemiyorum. Dahası ayıplıyorum.

İnsan nerede konuşacağını, ne zaman susacağını bilmeli.

Akşam kilisede bir konser var. Thedorakis’in eserleri çalınacak. Geniş bir koro var, yaşları altmışın üstünde insanlardan oluşuyor. Şehirdeki amatörlerden… Sıkıcı bir konsere, bir yanlışlık sonucu geldik.
bir-fener-olmak-icin-hayir-de-264057-1.
Kilise girişinde “Her gün Tanrı’yla on iki dakika” yazıyor. Belli ki gençler Tanrı’dan uzak, ilişkileri pek iyi değil. Kilise sahipleri on iki dakikaya razı! Sinan atladı oradan yazıyı okuyunca:

“İstanbul’da kilise kapısında ‘Tanrı’yla altı dakika’ yazıyor” dedi.
Demek İstanbul’da Tanrı’ya ulaşmak daha hızlı ve kolay!

5
İstanbul dönüşü, evde beni şahane kitaplar karşıladı. Sayfalarını karıştırdım. “Yüz Yıl Sonra Savaşan Çizgiler” çok iyi bir çalışma olmuş. Bir dünya savaşının hangi gerekçelerle çıktığını, çoğu devlet gözlüğüyle yazılmış kitaplardan ya da uzun uzadıya okumamız gereken metinlerden öğrenmemiz şart değil. İzzeddin Çalışlar ve Mesut Yaşar Tufan etkileyici bir iş çıkarmışlar. Savaş öncesi, süreci ve sonrasında ülkeler hangi kartpostallarla ve karikatürlerle bu olayı yaşamış derlenmiş. Önümüzde mükemmel bir tarih çalışması var.

“Karikatür ve Kartpostallarla Birinci Dünya Savaşı” ikinci ismi kitabın… Musa Kart’a iktidarın duyduğu nefretin nedenini bu karikatürlerden anlamak mümkün! Bazen binlerce sayfa yazının yapamadığını, ustalıklı bir çizerin kaleminde görüyoruz. Hangi iktidar bunu ister? Üstelik ne tür bir baskı yapılırsa yapılsın, nasıl bir sansür uygulanırsa uygulansın, kaybolmuyor bu ürünler. Siyasi iktidarlar yıkılıp, gidiyor ardından canlanıyor tarih!

Akşam Tele1’e yayına gittiğimde Kadri Gürsel’in oğluyla tanıştım. On yaşında, yakışıklı bir genç! O gün babası ve mahpusta olan diğer gazeteciler için RTE: “Terörist!” diye haykırdı. Bir dünya güzeli çocuğun ruhunda nasıl yara açılıyor… Bu çocuk okula gidiyor, arkadaşları var, sokağa çıkıyor, insanlara karışıyor… Hiç mi düşünmez bunu RTE?
O değil de, babasını tanıyan Hande Fırat ve Hakan Çelik nasıl bakacaklar çocuklarının yüzüne?
Şu kitaba göz atsalar ya, tarih kaybolmuyor, canlanıyor er ya da geç!

6
Wolfgang Borchert yirmi altı yaşında ölmüş bir şair, yazar. Sabah kapı çaldı ve “Hayır De!” adlı manifesto niteliğindeki kitabı girdi dünyama. Celal Üster’in açıklayıcı giriş yazısı okunmalı. Nazilerin bir gencin ruhunu nasıl tutsak ettiğini, zindanlara kimlerin tıkıldığını ve onurlu birinin nasıl da boyun eğmeye direndiğini görüyoruz. Kısa yaşam yoktur, anlamlı ya da anlamsız yaşam vardır. Bazen sadece yirmi altı yıl yaşarsınız ve ardınızda hayır diyebilmenin onuru kalır.
bir-fener-olmak-icin-hayir-de-264056-1.
“ Sen, Normandiya’daki ana, Ukrayna’daki ana. Sen, Sen Sanfrancisco’daki ve Londra’daki ana. Sen, Sarı Irmak ve Mississippi kıyılarındaki ana. Sen, Nepal’deki ve Hamburg’daki, Kahire’deki ve Oslo’daki ana; yeryüzünün dört yöresindeki analar, dünyanın bütün anaları, yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var:

HAYIR deyin

Analar, HAYIR deyin!”

Sen, İstanbul’daki, Antakya’daki, Mardin’deki, Artvin’deki, Manisa’daki, Konya’daki ana…

7
Onca acının içinden yeşerttiği umut ve yalın şiiri etkiledi beni:

Ben ölünce
hiç değilse
bir fener olsam
kapında dursam
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam

Veya limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam;
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam

Daracık bir sokağa
assalar beni
tenekeden, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde-
dalgın düşüncelerde
tempo tutup şarkılara
sallansam

Ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı,
duyup da korkunca çevresindeki yalnızlığı;
dışarıda camlarda
fırtınanın ıslığı
kabuslar, görüntüler, cinler

Evet, hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam
tek başıma geceleri
uykudayken dünya
gökte ayla senli benli