Bir Haziran’da ağaca tutunarak başlayan umudu, bu Haziran’da büyütmek...
22.04.2018 09:08 BİRGÜN PAZAR
Şimdi bize düşen bu zorlukların kader olmadığını milyonlara anlatmak. Şimdi hepimize düşen, bugün yüzde 99’un her gün yaşadığı ekonomik sıkıntıların sorumlusunun Saray Rejimi olduğunu, fiilen yaşadığımız başkanlık döneminin neo-milliyetçi cephe tarafından vaat edilen geleceğin bir ön izlemesi olduğunu anlatmak

Selin Sayek Böke - Doç. Dr., CHP Parti Meclisi Üyesi ve İzmir Milletvekili

24 Haziran 2018, demokrasi mücadelesi açısından önemli bir tarih. Saray’ın yaşadığı yapısal sıkışıklığın üzerine örtmek için alelacele topluma dayattığı, son 5 yıldır adım adım inşa ettiği ‘’olağanüstü rejimin’’ yasal düzenini nihai haline kavuşturmayı hedeflediği tarih. Oysa biliyoruz ki bu tarih Türkiye’nin demokrasiye sahip çıkan milyonları için, bu OHAL rejim inşasını sonlandırıp, yeni bir toplumsal sözleşme üzerinde ortaklaşarak demokratik Cumhuriyetimizi ayağa kaldırma zamanı ve fırsatı.

Saray Rejimi ve Cumhur İttifakı’nın büyük bir yapısal sıkışıklık içinde olduğunu uzun süredir vurguluyorduk. Büyük bir telaşla ilan edilen baskın seçim, rejim bakımından bu sıkışıklığın ve yönetememe probleminin hangi boyutlara geldiğini ispatlıyor. Demokratik bir seçimin asgari standartları bugün itibariyle var olmadığı halde, OHAL’e muhtaç Saray rejimine karşı Haziran sandıklarında daha önce olduğu gibi mutlaka demokrasi mücadelesini yükseltmeliyiz. Bu şartlar altında, hepimize düşen hem sandık öncesi öreceğimiz siyasetle hem de sandık günü irademize sahip çıkmak konusunda hiç geri adım atmayarak, demokratik, eşitlikçi, özgür, barışçıl, laik Türkiye Cumhuriyet’i geleceğinin ilk filizlerini bu Haziran’da yeşertmektir. Hayır bitmedi, demiştik, işte şimdi yeni bir Haziran’a doğru, Saray’ın çöküşünden halkın çıkışını kurma zamanı.

Bu siyasetin merkezindeki demokrasi ve özgürlük mücadelesini, eşitliği merkezine alan emek mücadelesinden ayrı düşünmek mümkün değil. Ağustos 2014’ten beri yaşıyor olduğumuz fiili tek adam rejiminin ortaya çıkarttığı ekonomik sonuçlar, bu ihtiyacı çok somut ortaya koyuyor.

İktidarını meşru demokratik zeminde yeniden üretme imkanları giderek daralan AKP, 20 Temmuz sivil darbesiyle kurduğu OHAL rejimini sürekli hale getirdi. Adına her ne dersek diyelim; tek adamlığın, fiili başkanlığın, OHAL rejiminin ekonomik sonuçları 80 milyon için, ancak özellikle de emekçi sınıflar için ağır.

İşte şimdi bize düşen bu zorlukların kader olmadığını milyonlara anlatmak. Şimdi hepimize düşen, bugün yüzde 99’un her gün yaşadığı ekonomik sıkıntıların sorumlusunun Saray Rejimi olduğunu, fiilen yaşadığımız başkanlık döneminin neo-milliyetçi cephe tarafından vaat edilen geleceğin bir ön izlemesi olduğunu anlatmak. Şimdi bize düşen tam da bu sorunların sandığa hakkıyla yansımasına engel olmak adına, sorunları aşma becerileri kalmadığı, hatta kendileri sorunun kaynağı haline geldikleri için baskın seçimi, bu neo-milliyetçi cephenin bir zorunlulukla çağırdığını anlatmak.
Haziran’a giderken hepimize düşen demokratik Cumhuriyet değerlerinde bir araya geldiğimiz takdirde, milyonlarca emekçinin hakkının korunduğu, üreten ve ürettiğini hakça paylaşan, barış içinde, hayat pahalılığı ile boğuşmadığımız, yüksek faizler ve borç altında ezilmediğimiz bir başka düzenin mümkün olduğunu anlatmak. OHAL rejiminin dayattığı rantçı sermayeden yana düzeni, emek lehine dönüştürecek o filizleri açtıracak ilk tohumları hemen şimdi atmak.
Birbirimizin sesine ses vermeli, dalga dalga her yerde bugün yaşanan ekonomik sıkıntıların kaynağının tek kişinin iki dudağı arasına sıkıştırılmış OHAL rejiminden kaynaklandığını anlatmalıyız. Çarenin de çok açıkça katılımcı, evrensel sol değerlere dayanan, Cumhuriyet devrimlerini yeniden ayağa kaldıran bir ortak Türkiye geleceğinde olduğunu paylaşmalı, herkesi bu hedef ve hayalde ortaklaştırmalıyız. Toplumda zaten var olan ekonomik eşitlik ve adalet talebinin yolunun demokrasiye sahip çıkmaktan geçtiği ve bunu yeni bir sosyal demokrat ekonomik düzenle kurabileceğimiz hedefinde birleştirmeliyiz.

Yüzde 99’u yok sayan, emekçi sınıfların alın teri ve insanca yaşam hakkı pahasına yüzde 1’e kazandıran bu düzeni değiştirmek için her yerde, hepimiz “OHAL rejiminde ekonomide ne oldu, bu rejim devam ederse ne olur?” sorusunu sormalı, yanıtını yüksek sesle paylaşmalıyız.

80 milyon yoksullaştı, adaletsizlik arttı
Resmi verilere göre, 2014’den bu yana her birimizin ortalama geliri 1.516 dolar azaldı. 80 milyon hep beraber fakirleştik. 2014’te 12 bin 112 dolar olan kişi başına milli gelir 2017’de 10 bin 597 dolara düştü. Hukukun üstünlüğü yerini üstünlerin keyfiliğine bıraktığı için, kapsayıcı kurumlar yerini dışlayıcı ve şahsileşmiş yapılara bıraktığı için fakirleştik. OHAL rejimi kalıcı hale gelirse hep beraber fakirleşmeye devam edeceğiz.

Örgütlenmeyi, hak aramayı, grevi yasaklayan, kamu kaynaklarını devlet-kapitalizminin transfer araçlarıyla yandaşa aktaran otoriter rejim tüm dünyada olduğu gibi gelir dağılımını emekçi sınıflar aleyhine değiştiriyor. Resmi rakamlar bile, OHAL düzeniyle birlikte gelir eşitsizliğinde yaşanan artışı gizleyemiyor. 2014’de en zengin yüzde 20’nin geliri en yoksul yüzde 20’den 7.4 kat daha fazlaydı. 2015’de bu fark 7.6 kata, 2016’da 7.7 kata çıktı. OHAL’le birlikte reel ücretlerde var olan düşüş eğilimi daha da arttı. Ücretlerin milli gelir içerisindeki payı, yani bir başka deyişle ücretlilerin bölüşümden aldığı pay gerileyerek, yüzde 30.5’e indi. Yani emek, Milli Gelir’in üçte birinden bile daha azını aldı.

Bu adaletsizlik, bu imkansızlıklar bir kader değil. Bugün AKP tarafından siyasi bir tercihle kurulmuş olan rantçı sermayeden yana, emek karşıtı düzenin bir sonucu. OHAL’in emekçilerin hak aramalarını zorlaştırdığını göğsünü gere gere anlatan tek adam rejiminin siyaseti, halkın alın teriyle geçimini sağlayan geniş kesimlerinin taleplerine duyarsız hale geldiğini gizlemiyor. Bize düşen de 24 Haziran’a kadar yüksek sesle, her yerde OHAL rejiminin tercihiyle milyonları yok saydığını, bugün yaşanan eşitsizlikten, gelir dağılımındaki bozulmadan sorumlu olduğunu anlatmak. Bize düşen demokraside ortaklaşırsak emekten yana kurulacak bir ekonomik düzenle bu adaletsizliklerin aşılacağını anlatmak.
bir-haziran-da-agaca-tutunarak-baslayan-umudu-bu-haziran-da-buyutmek-454901-1.
İşsizlik, düşük ücret ve güvencesiz çalışma
1990-2017 arasında yıllık ortalama işsizlik oranı yüzde 8,8 iken 2014-2017 yılları arasında bu oran yüzde 10,5 oldu. AKP döneminde işsizlik arttığı gibi fiili başkanlık ve OHAL döneminde en yüksek oranlarına ulaştı. İşsiz sayısı 2014 yılsonundan bu güne 586 bin kişi arttı. İşsiz kalanların yaklaşık üçte ikisi kadın. TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi verilerine göre sigortasız çalışan sayısı 2014’ten 2017’ye 1 milyon 70 bin kişi arttı. İşsizlik de güvencesiz çalışma da tek adam rejiminin yarattığı siyasi ve ekonomik belirsizlikten kaynaklanıyor.

Türkiye’de sürekli OHAL boyunca mülkiyet hakları ve mal güvenliği zedelendi. Bir gece yarısı KHK’sıyla şirketlere el konuldu. Kurumlar, dernekler kapatıldı. Bakanlar Kurulu’na istediği kamu kurumuna el koyup özel bir yapı olarak kurulan Varlık Fonu’na devretme yetkisi verildi. 80 milyonun ortak kurumu olan Ziraat Bankası’na, PTT’ye, ÇAYKUR’a ve daha birçok kamu kurumuna bu yetkiyle el konuldu. Tesadüf mü? Elbette hayır. Çünkü mülkiyet hakkını güvence altına alan yargının bağımsız olması, hukuk kurallarının herkese eşit uygulanması ve hükümetin gücünün vatandaşlar lehine hukuk tarafından kısıtlanmasıdır.

Kurallı değil keyfi işleyen bu düzende üretimden, istihdamdan, yatırımdan yana karar almak istihdam yaratan KOBİ için imkansız hale geliyor.

Oysa demokrasiye sahip çıkarsak Haziran 2018’de filizlenecek olan sadece demokrasi olmayacak, milyonlar için iş imkanı ve yeniden üretime katılma fırsatı, yüzbinlerce KOBİ için üretme ve gelir elde etme imkanı anlamına gelecek.

bir-haziran-da-agaca-tutunarak-baslayan-umudu-bu-haziran-da-buyutmek-454900-1.

Çift haneye yapışan enflasyon
Enflasyon da işsizlik gibi OHAL dönemi boyunca giderek arttı ve çift haneye yapıştı. OHAL’den önceki 22 ayda ortalama enflasyon yüzde 7.8 iken, fiili başkanlık ve sürekli OHAL döneminde yüzde 10’u geçti. Tesadüf mü? Elbette hayır. Saray rejimi kamu kaynaklarını verimli ve sosyal devleti güçlendirici şekilde kullanmak yerine bir yandan emekçi sınıfların bölüşümden aldığı payı azaltırken, diğer yandan kamu kaynaklarını, kendi sırtını yasladığı rant sermayesine çeşitli transfer mekanizmalarıyla aktarmaya devam ediyor. Bu tür “verimsiz” ve üretkenliğe katkı yapmayan kamu harcamaları, araç bağımsızlığı ve buna bağlı olarak kredibilitesi tamamen ortadan kaldırılmış bir Merkez Bankası yapısıyla birleşince enflasyondaki artış kaçınılmaz oluyor.

Oysa buna mahkum değiliz. 24 Haziran’da demokrasiye sahip çıkmak, hayat pahalılığına son verecek sosyal devlet temelli bir bütçeye ve siyasi sadakatle değil liyakatle işleyen kamu kurumlarına dair bir tercihi de ortaya koyacak.

Borçlulukta artış
OHAL rejiminde, Türkiye’nin “net” dış borcu artarak, borcun GSYH’a oranı 2014 yılında yüzde 26.5’dan 2017’de yüzde 34.2’ye kadar yükseldi. Brüt dış borcu ise GSYH’nın yarısını da aşarak yüzde 53.3 oranına çıktı. Tek adam rejiminin kurduğu dışa bağımlı ekonomik yapının bir sonucu olan borçluluğun sona ermesi ve bağımsız bir Türkiye mücadelesi için bizler diktatörlüğü bitirecek, demokrasiyi ayağa kaldıracak bir tercihi mutlaka çoğaltmalı, anlatmalıyız.

TL’de değer kaybı ve istikrarsızlık
Tek adamın sürekli OHAL rejiminde TL hızla değer kaybetti. Ekonomik istikrarsızlık derinleşti. Türk Lirası, Ağustos 2014’ten bugüne yaklaşık yüzde 90 oranında, bu hafta 7. kez uzatılan OHAL sürecinde yüzde 35 oranında değer kaybetti.

Tek adam rejiminde kararların ekonomik ihtiyaçlar doğrultusunda mı, yoksa tek adamın siyasi çıkarlarına göre mi şekilleneceği öngörülemiyor. Demokratik denge-denetleme ortadan kalkınca siyasi belirsizlik oluşuyor. Bu belirsizlikler öngörülebilirliğin azalmasına, yani istikrarsızlığa yol açıyor.

OHAL rejimi devam eder, güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye geçmezsek ekonomide neler olacak?
Saray’ın dayandığı OHAL Rejimi’nin sonlanması için verilecek siyasi mücadelenin, aynı zamanda bir ekonomi mücadelesi olduğu açık. İşsizliğin kalıcı çözümü, enflasyonun düşmesi, TL’deki değer kaybının durdurulabilmesi, faizlerin düşmesi, borçluluğun azalabilmesi, emeğin haklarının korunabilmesi, yoksulluğun azaltılması ve gelir dağılımının daha eşit hale getirilebilmesi için OHAL kalkmalı, Saray Rejimi bitmeli, eksikleri giderilmiş bir parlamenter demokrasi kurulmalı.

Aksi halde ortaya çıkacak ekonomik maliyetlerin ne olacağını bugün yaşadıklarımız bize gösteriyor: yoksullaşma, işsizlik, güvencesizlik, hayat pahalılığı, ekonomik eşitsizlikler ve adaletsizlik, artan borçluluk, derinleşen siyasi ve ekonomik istikrarsızlık.

Otoriter rejim, tüm dünya örneklerinde görüldüğü gibi Türkiye’de de kapitalizmin yapısal ihtiyaçlarının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor ve buna bağlı olarak kendi ekonomi politiğini dayatıyor. O zaman Türkiye’nin emekçi ve üretici sınıfları için bir çöküş anlamına gelen bu rejimin aşılmasının da, ancak emekçi sınıfları merkezine alan sınıf temelli bütüncül bir toplumsal mücadeleyle mümkün olabileceği açık.

Mesele bugünden 24 Haziran’a kadar bunu örmek, örgütlemek ve anlatmak... Mesele yalnızca OHAL’i kaldırmak değil, OHAL Rejimi yerine demokratik Cumhuriyeti ayağa kaldırmak...


Mesele bir Haziran’da ağaca tutunarak başlayan umudu, bu Haziran’da büyütmek...