Bir 'idare etme' tarzı olarak özür
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE
Basında 'özür' tartışmasıyla ilgili örnekler verilirken, Almanya gibi bazı ülkelerin geçmişlerindeki...
Basında 'özür' tartışmasıyla ilgili örnekler verilirken, Almanya gibi bazı ülkelerin geçmişlerindeki 'kara lekeden özür dileyerek kurtuldukları' hatta 'demokratikleştikleri' dile getirildi. Bunu söyleyenler aslında, özür dilemenin bir erdem olduğunu ve demokrasilerde 'oldukça normal' görüldüğünü anlatmak istediler ama en azından verdikleri Almanya örneği bazı açılardan sorunlar taşıyor.

Başbakan Willy Brandt'ın 7 Aralık 1970 tarihli Polonya ziyaretinde Varşova gettosundaki soykırım anıtının önünde diz çökmesi, sembolik olarak çok şey ifade etse de realitede Almanya’nın 'tarihiyle yüzleştiğini' söylemek biraz zor. Hele, son dönemde Almanya’daki Nazi cinayetlerinin arkasında gizli servis görevlilerinin parmağının olduğunun ortaya çıkması, RAF gibi radikal solun 1960’lardan itibaren söylediği “Almanya devleti Nazilerle hesaplaşmadı, hâlâ devlet aygıtında ciddi oranda Nazi var” tezinin yabana atılmaması gerektiğini gösteriyor.

Almanya 1945’ten bu yana geçmiş 'hesaplaşmasıyla' uğraşıyor ve hesap defteri hâlâ kapanmış değil. Defterdeki belki de en 'provokatif' bölüm ise, 'Kolektif Suç' (Kollektivschuld) ile olan soruların bulunduğu bölüm. Almanya’daki demokratikleşmeden bahsedeceksek, bu tartışmadan da bahsetmek zorundayız.

GRUBUN SUÇU YA DA KOLEKTİF SUÇ
Zaten bizdeki Dersim ve özür tartışması da sanki usul usul Almanya’daki 'Kolektif Suç'  kavramını gündeme getirecek gibi ilerliyor. Başbakan Erdoğan’ın 'yarım özrünün yetmediği ve bütün kesimleri kapsayacak tam özrün gerekliliği' tezi de aslında, o dönemde Dersim’de yaşananlardan ülkedeki herkesin, bütün siyasilerin haberdar olduğu, Meclis’in, bütün siyasi ve idari yetkililerin konsensüsüyle Dersim’e harekât yapıldığını söylemek anlamına geliyor. Bu tartışmanın ucu da, en azından şeklen, Almanya’daki 'Kolektif Suç' kavramına uzanıyor. Bütün bunlar Almanya’daki tartışmanın nasıl döndüğünü iyi bilmeyi gerektiriyor.

Almanya’daki bu 'hassas' kavram, hem sağcılar hem de sol ve demokratlar tarafından defaten dile getirildi ve hâlâ bir sonuca varılabilmiş değil. Soykırımda Almanların Kolektif Suç işlediği tartışmasına katılanlar şu sorulara cevap arıyor: Hitler rejiminin uygulamalarını destekleyen Almanların oranı ne kadardı? Başka ülkelerde de Yahudi düşmanlığı varken neden Almanya’da soykırım gerçekleştirebilecek bir örgütlenme sağlanabildi? Hitler, kitaplarında iktidara geldiğinde ne yapacağını açıkça belirttiği halde, nasıl seçimle iktidara gelebildi? Halkın büyük bir kısmının pasif olarak yapılanları desteklemekten öte aktif olarak soykırıma katılmasını nasıl açıklayacağız? Bu sorulardan daha teorik gibi duranı ise, devlet tartışmasıyla ilgili ve şöyle: “Halkın örgütlenmiş siyasi cismi olan meşru devletin fiillerinden, halkın kendisi de sorumlu olmaz mı?”

KOLEKTİF SUÇU İÇSELLEŞTİRMEK
Kolektif Suç tartışması son olarak Amerikalı tarihçi Daniel J. Goldhagen'in "Hitler'in Gönüllü Cellâtları" kitabının Almanya’da 1996’da yayınlanmasından itibaren alevlendi. Geçmişle yüzleşildiği, yepyeni bir Almanya kurulduğu hesap edilirken, hatta İki Almanya bile birleşmişken, Goldhagen kitabında, Hitler'in Alman toplumunun o dönemdeki meşru temsilcisi olduğunu, toplumun ortak taleplerinin Hitler’i yarattığını öne sürüyordu.

Goldhagen ve düşüncesini savunanlara göre, Hitler faşizmi, Alman anti semitizminin özgül haliydi. Goldhagen’a göre, Alman halkı, anti semitizmi ve faşizmi, kendine has bir karakter olarak içselleştirmişti ve bu karakter dışarıdan gelen zorlamayla oluşmamıştı. Goldhagen şöyle yazıyor: “Almanlar, Yahudileri öldürmeye zorlanmadı. Onlar bunu gönüllü olarak yaptı. Onlar gönüllü cellâtlardı…”

Kitapta, toplama kamplarında asker ya da Nazi olmayan, aptal gençlerden de oluşmayan 'tamamen normal Almanların' da Yahudilere işkence yaptığı, bunu da iyi bir şeymiş gibi gördüklerine dair örnekler bulunuyor. Bu tür normal Almanların katılımı olmasaydı Yahudi soykırımın bu denli büyük boyutlu olamayacağını savunan Goldhagen, faillerin Naziler ya da SS değil doğrudan Almanlar olduğunu savunuyor. Goldhagen, tam da bu durumun 'Kolektif Suç' oluşturduğunu gündeme getiriyor.

Ancak, bu tezlerin karşısındaki en güçlü argüman ise, Kolektif Suç’un cezasının olamayacağı tezi. Bu tezi savunanlar, zaten bazı Nazilerin mahkemede “bireysel suç işlemediklerini, büyük bir yapının parçası olarak üzerlerine düşen işi yaptıklarını” ya da 'emir kulu' olduklarını söylemelerini dile getiriyor. Ayrıca, katliamın 'siyasi suç' oluşturmadığı dile getiriliyor.

SOSYAL DEMOKRATLARLA KOMÜNİSTLER MUAF MI?
Tartışmaların hepsinde dile getirilen, Almanların Hitler’i bile bile seçtiği, halkın talepleriyle Hitler’in taleplerinin örtüştüğü, öyleyse Hitler’in yaptıklarından halkın da sorumlu tutulması gerektiği tezine yakından bakalım.

'Kolektif Suç' kavramını savunanlar şöyle diyor: “Mein Kampf’ı okuyan hiç kimsenin, kitabın Yahudi düşmanı, antikomünist, faşizan öğeler taşıdığını inkâr edemeyeceği açık olduğuna göre, bunu yazan birini seçimle iş başına getirmenin de sorumluluğunu üstlenmesi gerekir.”

Evet, Hitler’in en önemli eseri Mein Kampf’ın (Kavgam) ilk cildi Almanya’da 1925'de yayınlandı ve kısa sürede neredeyse her Alman hanesine girdi. 1936'dan sonra okullarda okutulmaya ve nikâhlanan herkese bedava dağıtılmaya başlanan kitabın 1943'de satışı 10 milyon 240 bine ulaşmıştı. (Kavgam’ın 2005'de Türkiye’de basıldıktan sonra en çok satanlar listesine girdiğini, Almanya’nın Bavyera eyaleti hükümetinin Türkiye’de mahkemeye başvurmasıyla kitabın yasaklanabildiğini ayrıca belirtmeye gerek var mı?)

Belki Hitler’in iktidara geldiği 1933’ten itibaren yapılanlara karşı çıkmak belli bir cesaret istiyordu ama Hitler’in seçimle iktidara geldiği de unutulmamalı. Bunu savunanlar 1933'te 21 yaşından daha büyük ve IQ’su da 90’dan fazla olanların 'Kolektif Suç'tan payını alması gerektiğini de savunuyor. Ayrıca, Almanya’nın ilk toplama kampının 1933’te Dachau’da herkesin gözü önünde açıldığına ve kimsenin karşı çıkmadığına dikkat çekiliyor.

Bunlara karşı savunulan tez ise şöyle: Hitler seçimle işbaşına gelse de, Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, 1933’teki seçimde bütün Almanların oyunu değil, yalnızca yüzde 44 oranında seçmenin oyunu aldı. Alman Komünist Partisi ve Alman Sosyal Demokrat Parti’nin aynı seçimdeki toplam oyu yüzde 37’yi bulmuştu. Bunu hatırlatanlar, en azından sosyal demokratlarla komünistlerin 'Kolektif Suç'tan muaf tutulması gerektiğini savunuyor. Hatta solun diğer partileri de yanına alıp koalisyon kuramamasının Hitler’i iktidara getirdiği gibi yan bir tartışma da yapılıyor. Bir yan soru da şu: Komünistler baş düşman olarak 'sosyal faşist' dedikleri sosyal demokratları değil de Hitler’ci faşistleri görseydi, sonuç daha farklı olur muydu?

ABD İŞGAL BİRLİĞİNİN PSİKOLOJİK SAVAŞI
Naziler ise, 'Alman düşmanı' müttefiklerin, topyekûn bütün halkı cezalandırmaya çalıştığını savunuyor ve dolayısıyla 'Kolektif Suç'a sahip çıkıyor. 'Kolektif Suç'tan söz eden aşırı sağcılar, bugün de Alman halkının 1945’ten bu yana emperyalist ABD tarafından nasıl mağdur edilmeye çalışıldığının propagandasını yapıyor. Elbette bu propagandada, soykırımı ve vahşeti 'önemsizleştirme' çabası da var. 'Kolektif Suç'u savunan solcuların, faşistlerin oyununa geldiğini ve faşistlerin teziyle konuştuğunu söyleyenler bu tezi hatırlatıyor.

Faşistlerin tezlerinin temellerine bakalım: Almanya’yı işgal eden müttefikler ve özellikle de ABD işgal ordusuna bağlı psikolojik savaş birliği, daha faşistlerin yargılanması başlamadan, toplama kamplarında çekilmiş fotoğraf ve afişlerle “suçlu sensin” ya da “bu utanç verici eylemleri hatırla” kampanyası yürütmüştü.

Halkı 'siyasal bir kolektif' olarak gören ve Almanlar’ın faşizm zamanında bütün dönemlerden daha fazla kolektif oluşturduğuna inanan müttefiklerin bu tür bir psikolojik taarruza, halkın yargılananlara sahip çıkmasını engellemek için başvurduğu sanılıyor. 'Kolektif Suç' tartışmasına katılan faşistler, müttefiklerin işte bu hareketiyle, bütün Alman halkını hedef aldığını ve topyekûn suçlanan bir halkın baskı altında tutulması hedefinin kanıtlandığını ileri sürüyorlar. (ABD'nin bunu yaparken bir yandan da işe yarar Nazileri kendine ya da yeni Almanya’ya istihdam ettiğini unutuyorlar.)

Nürnberg duruşmalarının başlamasından hemen sonra 1946’da yapılan bir kamuoyu yoklamasında halkın yüzde 78’inin yargılamaları haklı bulduğu görülüyor. Gerçekten de hem sivil ve asker faşistlerin savunmalarında dile getirdikleri “Alman halkı suçlanıyor” ve “Kolektif Suç’un cezasını biz çekiyoruz” gibi tezler zamanla etkili oluyor ve 4 yıl sonra yapılan ikinci bir kamuoyu yoklamasında halkın sadece yüzde 38’inin yargılamalara destek verdiği görülüyor. Halk mahkemeyi 'tarafsız hukukun değil kazananların mahkemesi' olarak görüp, yeniden eski önderlerini dinlemeye başlıyor.

Bunu anlayan Mahkeme, faşizmin en büyük finansörlerinden ve köle işçi çalıştırmaktan, yağmalamaya kadar birçok suçtan yargılanan IG Farben şirketi yöneticileriyle ilgili verdiği Temmuz 1948 tarihli kararda bu konuya şöyle açıklık getiriyor: “Elbette Almanların çoğunun barışa karşı suç işlediği gerekçesiyle lanetlenmesi düşünülemez. Böyle düşünmek, ‘kolektif suç’ kavramının onaylanması ve mantıken de kitlesel tutuklamaları gerektirir ki, bunun uluslararası hukukta emsali yoktur…”

Almanya’da 1946’da çıkarılan 'devletin ve toplumun Nazilerden arındırılması' amacını güden yasa da 1951'de iptal edildi. Çünkü hem Almanya’da devlet görevlerine atamak için eskiden Nazi olmayan birini bulmak zordu hem de müttefikler Almanya’nın Nazilerden yeterince arındırıldığına inanıyordu. Oysa olan, eski Nazileri hem ABD’de hem de Almanya’da tekrar önemli görevlere getirmekten ibaretti. Bir de halk, yargılamalar karşısında homurdanmaya başlamıştı.

ADORNO: UNUTMAK KİMİN HAKKI?
Theodor W. Adorno, 1959’da bir seminer konuşmasında “Geçmiş hesaplaşması yapmak ne işe yarar?” diye soruyordu. Adorno, Almanların geçmişten ders almak ve geleceği bu derslere göre belirlemeye çalışmak istemediğini, aksine geçmişe bir çizgi çekmek ve unutmayı meşrulaştırmak için 'geçmiş hesaplaşması' yapmaya yöneldiğini söylüyordu.

Adorno, Alman devletinin pragmatist nedenlerle geçmiş hesaplaşması yapmaya yöneldiğini ve Almanya’nın bugünkü görünüşüne uygun düşmediği için de geçmişle hesaplaşmaya çalışıyor göründüğünü ileri sürüyordu. Adorno’ya göre, 'hesaplaşmanın' başka bir nedeni de, 'suçluluk duygusu'ndan kurtulmaktı. Ancak Adorno, “yaşanan kötü her şeyin unutulması ya da affedilmesi, faillere değil kurbanlara tanınan bir hak olmalıydı” diyordu. Adorno’nun dikkat çekmek istediği nokta özetle, Almanların geçmiş hesaplaşmalarında gerçekten 'geçmişle hesaplaşma'dan çok 'geçmişi idare etme' hedefi vardı.

Adorno’nun o gün dikkat çektiği bu nokta, Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sonrası siyasal ve entelektüel tarihinin en önemli tartışma konularından biriyle ilgiliydi ve tartışmanın ucu hep 'Kolektif Suç'a uzanıyordu. Adorno’nun yaptığı belki de tartışmayı ayakları üzerine oturmaya çalışmaktı.

Son dönemde bizde de başlayan geçmişle yüzleşme, tarihle hesaplaşma ve özür tartışmalarında sanki konunun en önemli ayağının üzerinden atlanılıyor: Gerçekten geçmişle hesaplaşılmalı, geçmiş idare edilmemeli! Daha da önemlisi, özür dilemeye neden oluşturan geçmişin suçunu örten örtü, oradan alınıp bugünkü suçları gizlemek için kullanılmamalı. Ve de özür asla muktedir tarafın 'iktidar' hamlesi olmamalı.

Cumhurbaşkanı olan eski Nazi subayları da var
Willy Brandt'ın Varşova gettosundaki soykırım anıtı önünde diz çökmesi ve 'özür dilemesi' gerçekten de çok etkileyici bir sahneydi. Kendisi de bir Nazi kurbanı olan Brandt, "Bütün Nazi cinayetleri, toplama kampları, işkenceler ve insanlık dışı davranışlar için insanlıktan özür diledim" diyecekti.

Alman milliyetçileri Brandt'a ateş püskürüyor, ülkedeki Sosyal Demokrat Parti muhalifleri Brandt'a vatan hainliğine kadar varan suçlamalarda bulunuyordu. O dönemde Spiegel dergisi tarafından yapılan bir kamuoyu araştırmasının sonucuna göre, Almanların yüzde 48'i bu hareketi onaylamadıklarını söyledi. 'Diz çökme' kavramı Almanya'da yıllarca politik bir aşağılama deyimi olarak kullanıldı. Sağcılar, sosyal demokratları yıllarca bununla aşağıladı.

Almanya, savaş tazminatı olarak milyarlarca avro ödese de yine de özür konusu topyekûn ele alınamadı ve Brandt’ın özrü sanıldığı gibi tüm Almanya’nın özrü olmadı. Brandt’ın hemen ardından yine Sosyal Demokrat Parti’den eski bir Nazi subayı olan Helmut Schmidt (1974-1982) başbakan oldu. Hiç de geçmiş hesaplaşması yapmadı. 1979-1984 arasında Cumhurbaşkanı olan Karl Carstens ve 1984-1994 arasındaki Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker de 2. Dünya Savaşı'nda Hitler’in ordusunda subaylık yapmış muhafazakâr demokratlardı. 1959-1969 yılları arasında Cumhurbaşkanı olan Heinrich Lübke’nin, bir mimar olarak toplama kampı planlarında imzası olduğu da uzun süre tartışıldı.

Gizli servislerde Naziler var
Alman istihbarat servisi Anayasayı Koruma Federal Dairesi (Bundesamt für Verfassungsschutz), 8’i Türk 9 kişinin neo Naziler tarafından öldürülmesiyle tekrar gündeme geldi. Hem bu daire hem de dış istihbarat örgütü Federal Haber Alma Dairesi -Bundesnachrichtendienst- (BND) kuruluşlarından beri Nazilerle içli dışlı.

Anayasayı Koruma Federal Dairesi’nin 1955-1972 arasında başkanlığını yapan Hubert Schrübbers’in eski bir Nazi hukukçusu olduğu ancak emekli olurken gündeme geldi. Aynı kurumun 1964-1967 arasındaki başkan yardımcısı Ernst Brückner de eski bir Naziydi. Bu yöneticilerin ne kadar Nazi’yi işe aldığı hâlâ tamamen ortaya çıkmış değil.

BND ise daha felaket bir görünüm arz ediyor. 1956’da kurulan BND’nin bağlı olduğu Başbakanlık Müsteşarı Hans Globke’nin, Hitler’in İçişleri Bakanı ve 1935’te çıkarılan Yahudi düşmanı ve polisin yetkisini artıran Nürnberg Irk Yasaları’nın mimarı olması, buna yeterince iyi bir örnek oluşturuyor.

Hitler’in generallerinden Reinhard Gehlen, 1947’de ABD’nin isteği üzerine ‘Organisation Gehlen’ adıyla Federal Almanya için bir istihbarat teşkilatı kurmuştu. Asıl amaç ise komünistleri izlemekti. Gehlen, Hitler generaliyken de istihbarattan sorumluydu. Kariyerini, toplama kamplarında tutsakları sorgularken yaptı. BND, işte bu ‘Organisation Gehlen’in devamı.

BND’nin Nazilere sahip çıktığına dair başka belgeler de bulunmakta. Örneğin, BND’nin Yahudi soykırımı sorumlularından ve Hitler’in önemli adamlarından Adolf Eichmann’ın Arjantin’de takma isimle yaşadığını, 1952’den beri bildiği ama hiçbir şey yapmadığı ortaya çıkmıştı. 2007’den beri süren bağımsız tarihçiler komisyonu araştırması, BND’de görevli eski 250 Nazi’nin dosyasının bilinçli olarak yok edildiğini ortaya koydu.
 
LYON KASABI KLAUS BARBIE DE BND’DE ÇALIŞTI
Gıyabında savaş suçlusu olarak mahkûm olan Klaus Barbie’nin de BND’de çalıştığı ortaya çıkmıştı. Gestapo yöneticilerinden ünlü komünist avcısı Barbie, Hitler’in önde gelen işkence subayıydı. İşkencelere bizzat katılacak kadar hırslıydı da.

Azılı bir antikomünist olan Barbie’yi ABD, savaş suçlusu olarak yargılama yerine 1951’de Bolivya’ya gönderdi. Barbie, Klaus Altmann adıyla Bolivya vatandaşlığına geçti. Bolivya’da 1964'te, General René Barrientos Ortuño darbeyle iktidarı ele geçirdi. Barbie, Ernesto Che Guevara’nın Bolivya’ya gelmesi üzerine İçişleri Bakanı’nın ve darbeci Başkan’ın danışmanı olarak çalışmaya başladı. Paramiliter faşist güçlerle polisleri eğitti. Bolivya Özel Harekât Birliği'ni dizayn etti.

1967'de, Barrientos'un birlikleri Che'yi pusuya düşürdü ve katletti. Alman gazeteci Kai Hermann, Barbie’nin Che’nin yakalanmasında ve öldürülmesinde ‘kesinlikle’  parmağı olduğunu dile getiriyor. Ayrıca, ABD himayesindeyken BND için de çalıştığı ortaya çıkmış durumda.