Bir ihtimal daha var: Adalet mi dersin?
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Haftalardır güzel bir şeyler yazabilmenin fırsatını kolluyorum.
Haftalardır güzel bir şeyler yazabilmenin fırsatını kolluyorum. Bir pazar sabahında okunmaya değer bir yazı olsa. Hani şöyle insanın içini açacak bir konu. Ya da, ne bileyim, belki biraz düşünmeye sevkedecek heyecanlı bir mesele.

Yok mu böyle konular? Var tabii. Ama onlara bir türlü sıra gelmiyor ki! Memleketin dertleri bitmiyor. Her hafta hayatımızı yeni bir sıkıntı zaptediyor. Bu haftanın meselesi de Ragıp Zarakolu ve Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın art arda tutuklanmaları oldu.

Prof. Ersanlı’nın tutuklanmasına sebep olarak BDP “siyaset akademisi”nde ders veriyor olması gösterildi. Yasal bir siyasi partinin meşru faaliyetleri çerçevesinde oluşturulmuş kurumda ders vermenin hangi kısmının suç teşkil ettiğini ise henüz anlayamadık.

Tututklu bulunduğu cezaevinden avukatları aracılığıyla bir açıklama yapan Ragıp Zarakolu ise, evini arayan emniyet mensuplarının, bir yayıncının evinde ne varsa onları bulup suç delili olarak onları da zapt altına aldıklarını söylemiş. Makaleler, kitaplar, notlar yani. Bunlar da suç delili olarak kaydedilmiş anlaşılan.

Türkiye Yayıncılar Birliği Yayımlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve Belge Yayınları sahibi Zarakolu’nun evinden kitap defter çıkmasından daha doğal bir şey olabilir mi?

Niye şaşırıyorsam artık? Sanki bütün hayatım, bütün çocukluğum böyle haberlerle geçmemiş gibi.

Yazıp çizmenin tehlikeli bir şey olarak görüldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Bizim ülkemizde, kitap yazmak bir yana, okuyana bile terörist muamelesi yapıldığı olur. Kitap yazanların ise başlarına neler geldiği malum. Bu ülkede yaşayan herkes, ülkenin önde gelen fikir adamlarının, akademisyenlerinin, gazetecilerinin yolunun illa ki hapishanelerden geçtiğini bilir. Kimler kimler yoktur ki bu listede? Neredeyse aklımıza gelen her yazar oraya bir uğramıştır.

Şimdi onların arasına iki kişi daha katıldı. Bu iki tutuklamanın, sadece muhataplarını değil, okuyup yazan, düşünen, öğrenci yetiştiren herkesi sindirmeye yönelik bir teşebbüs olduğunu anlamak çok zor değil.

Zor olan adaletsizliğin sürekliliği. Türkiye’de yaşamak bir mukavemet testi gibi. Dayanıklı olmak gerekiyor. İhtilaller, askeri darbeler, hükümetler gelip geçiyor. Memleketin bunaltıcı siyasi iklimi asla değişmiyor. Bir süre sonra haksızlıklarla hemhal oluyoruz. Derimiz kalınlaşabiliyor, gözlerimizin feri sönüyor, aklımız bulanıyor.

En fenası da bu değil mi? Kanıksamak yani. Korkuyu, endişeyi, sürekli tehdit altında yaşıyor olmayı kanıksamak.

Oysa alışılmaması gereken bir durum bu. Türkiye’nin 173 ülke içerisinde Dünya Basın Özgürlüğü Sıralaması’nda 102. sırada bulunması, ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin pek de azalmadığını gösteriyor. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu Sözcüsü Necati Abay’ın yaptığı açıklamaya göre, 1 Kasım 2011 tarihi itibariyle Türkiye cezaevlerinde tutuklu bulunan 12’si imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü 65 gazeteci ve yazar var.

Gerçek şu ki, bir çok vakada, yazarlar senelerce süren uzun davalara maruz bırakılıyorlar. 2011 senesine gelindiğinde İsmail Beşikçi’nin hala yargılanıyor olması bunun en çarpıcı örneği değil mi? Kanunlar kaldırıyor, yerlerine yenisi konuyor. Hükümetler değişiyor. Hatta anayasanın yeniden düzenlenmesi düşünülüyor. Yine de yazan çizen, düşünen insanların durumu değişmiyor. Beşikçi 41 senedir bu adalet sistemi ile mücadele veriyor.

Bu son iki tutuklamanın da, Zarakolu’nun dediği gibi, yalnızca muhataplarına değil, aynı zamanda sırada bekleyen yazar ve akademisyenlere verilmiş bir gözdağı olduğunu farketmemiz gerekiyor.

Adımımızı denk atmamız söyleniyor bize. Yoksa kutsal devlet kapımıza dikilecek ve bizi de diğerleri gibi kapatıverecek.

Bu korkuya teslim olmamız isteniyor.

Oysa bir ihtimal daha var. O da adalet mi dersiniz?
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız