Bir ile çok arasında
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Thales’le başlayan doğa filozoflarının gündeminde yine “bir ile çok” ilişkisi vardır. Evrenin yapıtaşı, “arke”si olarak önerdikleri tek bir şeyden evrenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalıştılar

Düşünmeye başladığından beri insanın zihnini meşgul eden temel mesele, “bir” ile “çok” arasındaki ilişki olmalı. Çokluğu pek sevmeyiz, çoklukla yaşamak zordur çünkü, sadeleştirmek gerekecek. Yaşamın çokluğuyla, değişimiyle baş edemeyenler, gözlerini göğe çevirdiklerinde sabitliği gördüler ve yeryüzünün çokluğunu yanılsama olarak dışlayıp hayatı göksel hakikate göre tasarladılar. İ.Ö. 5. yüzyılda Parmenides’in “Bir” olarak adlandırdığı ve küre şeklinde tanımladığı “hakikat” ile, 12.000 yıl önce inşa edilen ve yeryüzünün en eski tapınağı olan çember biçimli Göbeklitepe Tapınağı arasında sadece biçimsel benzerlik yoktur, her ikisi de yeryüzünün çokluğunu, değişimi çemberin dışında bıraktı. Ve içeride göksel plana göre örgütlenmiş tek merkezli bir düzen yarattılar. İçerisi, göksel haritanın yeryüzüne yansımasıdır. Yaşamı yadsıyan despotlar da kendi düzenlerini dayatmak için yine referanslarını gökten alacaklar.

“Bir ile çok” arasındaki ilişkiyi önce mitlerle açıklamaya çalıştı insan. Mitler “önce kaos vardı” diye başlarlar söze ve kaostan bildiğimiz evrenin, yani çokluğun nasıl ortaya çıktığını anlatırlar. Thales’le başlayan doğa filozoflarının gündeminde yine “bir ile çok” ilişkisi vardır. Evrenin yapıtaşı, “arke”si olarak önerdikleri tek bir şeyden evrenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalıştılar. “Bir ile çok” arasındaki ilk çatışma Herakleitos ile Parmenides arasında yaşanmıştır. Ve bundan sonra felsefe ve düşünce tarihi, bu çatışmanın ve bu çatışmayı uzlaştırmanın izlerini taşıyacak. Herakleitos’un değişimi ve çokluğu olumlayan felsefesinin ardından gelen Parmenides değişimi ve çokluğu yanılsama olarak dışlarken “bir” adını verdiği hakikatin değişmeyen doğasını tanımladı. Ardından gelen Empedokles’ten Demokritos’un atomculuğuna uzanan düşünce çizgisinde, Parmenides’in küre biçimli “bir”i çoğalmış, temel parçaçıklar halini almıştır. Herakleitos ve Parmenides’i birlikte düşünmüşler, hem bölünmez temel parçaçıkları hem de bu temel parçaçıkların karışması ya da dağılmasıyla değişimi ve çokluğu olumlamışlardır.

Demokritos’un atomunu birey olarak da okuyabilirsiniz. Çünkü her ikisi de aynı anlama geliyor (“atom” ve “individual”, bölünmez demek). Tıpkı atomların boşlukta hareket ederken birbiriyle çarpışarak yeni dünyalar meydana getirmeleri gibi, bireyler de kamusal mekânlarda karşılaşmalar ve birleşmelerle yeni dünyalar yaratabilirler. Ve atomlar toplumsal düzleme taşındığında “bir ve çok” tartışması birey ile toplum arasında geçecektir artık. “Bir” bireyi temsil ederken bireyciliğe yaslanan burjuva ideolojisi görünüşte birlerin çoğalmasından, çokluktan yanadır; toplumsallığı temel alan sosyalizm ise “bir”lerin birleşmesinden. Kapitalizm yalıtılmış “bir”leri sever en çok; bireyler birleşerek örgütlü bir kuvvete dönüşmesin diye toplumu yalıtık atomlar halinde parçalamıştır.

Oysa Sovyet devriminin ilk yıllarında Aleksandr Bogdanov “Prolekült” projesiyle, proleterya tarafından proleterya için üretilen yeni bir kültür formu, bir bütün yaratmaya çabalamıştı. Geçmişin tüm kültürel mirasını reddederek yeni bir proleterya kültürünün geliştirilmesini, parti entelijansiyası yerine işçilerin entelijansiyasının üretilmesini savunuyordu. Ve Bogdanov’a göre işçiler “yaratıcılık, bireysel inziva ve belirsiz, bilinçdışı yöntemlerden oluşan Romantik mirastan koparılmalı ve rasyonel olarak düzenlenmiş üretime yönlendirilmeliydi.” Troçki Bogdanov’u bireysel psikolojiden çok kolektif psikolojiye önem vermesi nedeniyle eleştirmiştir: “Deneyimleri kabul etmemek, yani edebiyatta ya da sahnede bireysel psikolojiyi reddetmek ne demek?” (Claire Bishop, Yapay Cehennemler, Koç).

İçini boşaltarak bireyi rasyonel bir tasarım ürününe dönüştürmede kapitalizm başarılı olmuştur. Sanat kuramcısı ve eleştirmeni Hal Foster’ın deyişiyle “nesnelere küçük özneler muamelesi yapıldığı topyekûn tasarım çağında” yaşıyoruz. Tersi de geçerli; öznelere nesne muamelesi yapıldığı, bedenlerin tasarlandığı tasarım çağındayız. Bireyi tıpkı atomlar gibi bölünmez bir bütün olarak düşünmek ve bu bütünü biçimlendirme çabası sonunda totaliter bir anlayışa dönüşecektir. Bireyin içini yok sayarsanız, geriye ölü bir kabuk kalır. Ve o zaman ölü kabukları istediğiniz gibi tasarlayıp mekâna yerleştirebilirsiniz. Ama unutmayın, bireyin içinde çokluk vardır, yeryüzünün çokluğu. “Bir”ler buluştuklarında ve içlerindeki çokluğu birbirlerine bulaştırdıklarında, yani farkı açığa çıkardıklarında çoğalabilirler ancak. Yalıtık “Bir”lerden çokluk yaratamazsınız.