Bir kez daha, 24 Haziran sonrası
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Sosyal medyada sıkça kullanıldı ama biz de burada kullanabiliriz sanıyorum. “Ortanın sağı” tabiri, CHP’nin yerleştiği yeni yeri açıklaması bakımından gayet uygun görünüyor. Bir zamanlar, yani 1965’te, Türkiye İşçi Partisi’nin siyaset sahnesine girmesinin etkisiyle CHP’nin pozisyonunu tarif etmek için ilk kez İsmet İnönü tarafından kullanılmış olan “ortanın solu”, yerini açık bir şekilde “ortanın sağı”na, merkez sağ bir parti olma yolunda atılan adımlara bırakmış durumda.

Hiç şüphesiz bu birden karşımıza çıkan bir olgu değil, nicedir işaretlerini gözlemleyebiliyorduk zaten. CHP’yi yöneten kadro, en başından beri iktidarı yerinden etmenin yolunun onun gibi olmaktan, onun diliyle konuşmaktan, onunla sağcılık yarıştırmaktan geçtiğini düşünüyordu. Üstelik bunu “takiye” olsun diye de yapmıyordu, yani amaç “sağ gösterip sol vurmak”, sola alan açmak için bir süreliğine ve taktiksel olarak dümeni sağa kırmak değildi. Kılıçdaroğlu ve ekibi, bildiğiniz, düpedüz sağcıydı ve –tabanın basıncıyla kimi zaman vermek zorunda kaldıkları sol mesajları bir kenara bırakacak olursak- parti politikalarını da buna göre belirliyorlardı.

Baskın seçim sürecinde bu politikaların somutlaşmasını görmek kaçınılmazdı ki, öyle de oldu. Birincisi, İyi Parti ve Saadet Partisi’yle seçim sonrasına uzanması muhtemel bir ittifak kuruldu ve adına da Türk sağının jargonuna uygun bir şekilde “Millet ittifakı” adı verildi. Bu ittifak basitçe matematiksel bir hesaba ve sadece bu partilerin barajı geçerek Meclis’te muhalefetin çoğunluğu ele geçirmesine dayalı olsaydı, kısmen anlaşılabilirdi, ancak öyle değil.

Mesele, matematiksel hesapların ötesinde, CHP’nin bu iki partiye ideolojik ve politik olarak hızla yanaşmasında, yaklaşmasında ve onları ideolojik ve politik hasımlar olarak görmeyip, uzun vadede yeni iktidar blokunun parçaları olarak görmesinde. Dolayısıyla CHP bu partilerle sadece ittifak yapmıyor, onları bu iktidar sonrası oluşacak iktidar blokunun siyasal alandaki temsilcileri ve çalışılacak ortaklar olarak görüyor, milliyetçilik ve İslamcılıktan müteşekkil sağcılığı başka tabelalar altında bir kez daha iktidara getirmeye ve devlet aygıtının ideolojisi yapmaya çalışıyor.

Seçim sürecinde “ortanın sağı”nın somutlaştığı ikinci hadise, “Gül restorasyonu” denemesiydi. Gül’ün cumhurbaşkanı adayı yapılacağına dair iddialar hiç de öyle dedikodudan ya da abartıdan ibaret değildi. CHP yönetimi, elbette ki Batılı merkezlerle ve belki de devletin bir kanadıyla koordineli bir şekilde bir “yumuşak geçiş”in hesabını yaptı. Bu ise “Reissiz bir AKP rejimi” ya da “AKP’siz bir AKP rejimi” anlamına geliyordu. Yani iktidarın inşa ettiği rejimin aşırı yanlarının törpülendiği ama özünü muhafaza ettiği, ılımlı muhafazakâr, piyasacı, ABD ve Batıyla yeni bir denge düzleminde buluşmuş bir rejim arzu ediliyordu ve bunun için de en uygun aday olarak Gül görülüyordu. Gül’ün yanına eklenecek Babacan ise batmakta olan Türkiye ekonomisini bir kez daha IMF’ye çıpalayacak olan yeni iktisadi programın, yani yeni kemer sıkma politikalarının uygulayıcısı olacaktı.

Milletvekili listelerinin belirlenmesinde, tüm bu yönelimlerin etkili olduğunu gayet kolaylıkla görebiliyoruz. Liste dışı bırakılanların hepsi değil ama bir kısmı, öyle ya da böyle CHP içerisindeki “sol” duruşu temsil ediyorlardı ve bu isimlerin, iktidar sonrası Türkiye’de CHP’nin alacağı pozisyona, kuracağı ittifaklara ve merkez sağ bir parti hüviyetine bürünmesine itiraz etme potansiyelleri vardı. Liste operasyonuyla bu potansiyel ortadan kaldırılırken geleceğe dair mesaj da verilmiş oldu ve “Reissiz bir AKP” ile işbirliğinden tutun da, İyi Parti ve Saadet Partisi’yle bir işbirliğine, yeni bir iktidar blokunu birlikte kurmaya kadar hepsi ihtimal dâhilinde artık.

En başından beri muhalefetin bu seçimdeki ruh halinin “Gitsinler de nasıl giderlerse gitsinler” ve “Gitsinler de kim gelirse gelsin” üzerine kurulu olduğunu yazıyor, söylüyoruz. Dolayısıyla insanların sandık tutumunu belirleyecek olan şey 24 Haziran sonrasının Türkiyesi değil, şimdi bütün hesaplar 24 Haziran’a göre yapılıyor ve bu da gayet anlaşılır. Ancak, tek tek bireyler, sıradan insanlar, sokaktaki yurttaş böyle düşünüyor diye kolektif akıl böyle düşünecek değil. Bağımsız sol bir odak inşa etmeyi, solu etkili bir güç olarak siyaset sahnesine çıkarmayı, siyasete soldan bir müdahaleyi öncelikli görevleri olarak görenlerin 24 Haziran sonrasına hazırlanması, bunun üzerine kafa yorması, örgütlenmesi gerekiyor.

Anlaşılıyor ki, hedef “sağın yerine yeni bir sağ”, “İslamcılığın yerine yeni bir İslamcılık”, “piyasacılığın yerine yeni bir piyasacılık” konulması ve bunun üzerinden, “rejimle hesaplaşma” adı altında düzenin, sermaye düzeninin restore edilmesi. Oysa rejimle hesaplaşırken, düzen karşıtı olmak, düzen dışı bir güç yaratmayı ve bunu seçenek haline getirmeyi hedeflemek de mümkün. Bu, sol açısından varoluşsal bir mesele aynı zamanda. Çünkü bunu yapmayan bir sol 24 Haziran sonrası Türkiyesinde varlık nedenini de, hükmünü de yitirmiş olacak.