Bir kırık gözlük, bir Çift kundura, bir kırık saat
28.01.2018 11:48 BİRGÜN PAZAR
Ülkemiz bir faili meçhul cinayetler ülkesi. Mustafa Suphilerden Sabahattin Ali’ye, Kemal Türkler’den Ahmet Taner Kışlalı’ya sokak girişlerinde aydın, yazar ve bilim insanlarının adının yazılı olduğu bir faili meçhuller mezarlığı bu ülke

Levent Turhan Gümüş

Diyarbakır’da, Sur içinde, Dört Ayaklı Minare önünde öldürülen Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi, bir hafta kadar önce sosyal medya aracılığıyla bir fotoğraf paylaştı.

Fotoğrafta yerde upuzun yüz üstü yatan bir ölü vardı. Ayak bileklerine kadar olan kısmı beyaz bir örtüyle kapatılmıştı. Altı delinmiş ayakkabı teki ölünün kimliğini ele veriyordu. Bu bizim Hrant’tı, kardeşimiz Hrant.

Fotoğrafın hemen üzerinde sarsıcı, kahredici bir ifade yer alıyordu:

“Gidenlerin ardında bir çift kundura, bir kırık saat kalır. Gidenlerin ardında bir ülkeye, çözülmemiş iki cinayetin utancı kalır.“

Bu sözler bana, yıllar önce karlı bir kış günü Ankara’da, evinin önünde katledilen Uğur Mumcu’yu hatırlattı ve ardından yakılan “Uğurlar Olsun” türküsünde geçen “bir keskin kalem bir kırık gözlük / yürekli yiğitlere hatıran olsun” dizelerini...

Uğur Mumcu, araştırmacı gazeteci kimliğiyle bilinen, siyasal İslam’ın bugün vardığı yeri o zamandan gören ve olasılıkla müthiş öngörüsü nedeniyle öldürülen bir aydındı. Aydın ve yazarların söyleyip yazdıkları kadar sustuklarından da sorumlu olduğunu savunan Mumcu, “ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni” olarak tanımladığı ilişkiye dikkat çeken yazılar yazmış, verilerin devleti ele geçirmek amaçlı dinci bir tasarıya işaret ettiğini vurgulamış ve imam hatip liselilerin harp okullarına girebilmelerinin yolunu açan kanun değişikliğiyle ilgili yazdığı yazıdan iki gün sonra da öldürülmüştü.
Uğur Mumcu cinayetinin üzerinden 25 yıl geçti. Dosya, zaman aşımına doğru hızla ilerliyor. Kesine yakın bir ihtimaldir ki süresi dolduğunda Uğur Mumcu dosyası da çözülmeyen, aydınlatılmak istenmeyen faili meçhul siyasi cinayetler arasındaki yerini almış olacak.

Gidenlerden geriye ne kaldığı önemlidir. Katledilme biçimleri, nasıl öldürüldükleri önemlidir. Ama neden ve niçin öldürüldükleri, neden bir başkasının değil de onların hedef seçildikleri ve üzerinden onca yıl geçmesine rağmen cinayetlerin neden aydınlatılmadığı daha çok önemlidir.

Devletin işlediği, işlenmesine izin verdiği hiçbir cinayet ‘nedensiz’ değildir. Seri cinayetlerin hepsi kendi meşrebince bir ‘tutarlılık’ içerir. Faili meçhul kategorisine giren bütün devlet cinayetlerinin arka planında “devletin bekası” vardır. Bekası için cinayet işleyen, işlenen cinayetlere göz yuman hiç bir devlet, doğaldır ki ördüğü güvenlik duvarından tek bir tuğlanın bile çekilmesine izin vermez. Cinayetleri gerçek nedenleriyle birlikte, puslu ve karanlık bir ilişkiler yumağı içine gömerek unutulmaya, unutturulmaya bırakır.

Ülkemiz bir faili meçhul cinayetler ülkesi. Mustafa Suphilerden Sabahattin Ali’ye, Kemal Türkler’den Ahmet Taner Kışlalı’ya sokak girişlerinde aydın, yazar ve bilim insanlarının adının yazılı olduğu bir faili meçhuller mezarlığı bu ülke.

Acılar büyük bir denizdir. Bunu bizimkilerden biri söylemişti. Hatırlıyorum.

Devrimin uğultusunun memleketin her yerinde duyulduğu günlerdi. Fabrikalardan, tarlalardan, okullardan ve kentin varoşlarından devrime yürüyorduk. Yakınımızda ve uzaklarda salacasına1 omuz veremediğimiz kardeşlerimiz ölüyordu. Sabah vedalaşarak çıkıyorduk evlerimizden. Vaktimiz yoktu ölenlerin matemini tutmaya. Devrim kapıdaydı. Tehlike büyüktü. Hâkim sınıflar artık yönetemiyordu. Emperyalist sistemin Türkiye gibi bir ülkeyi kaybetmeye tahammülü yoktu. Hedef seçikleştirerek saldırıyı yoğunlaştırdılar. Abdi İpekçi, Doğan Öz, Bedrettin Cömert ve Ümit Kaftancıoğlu gibi aydınlar böyle bir stratejinin sonucunda; korkuyu tüm topluma yayarak pasifize etme anlayışının bir sonucu olarak öldürüldüler.

Ay değirmi bir bıçaktı ölüm yollarında. Hatırlıyorum.

Zaman çift taraflı işleyen bir hızardı. 12 Eylül faşizminden bir on yıl kadar sonraydı. Bir taraftan siyasal İslam’ı eleştiren laik aydın ve yazarlara yönelik saldırılar gerçekleştiriliyor, diğer yandan da Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümüyle ilgili görüş beyan edenler, rapor hazırlayanlar hedef tahtasına oturtuluyordu. Ülkenin Batı'sında siyasal İslamcılığa eleştiri getiren Turan Dursun, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy’un peşi sıra katledilmesinden üç yıl kadar sonra ülkenin Doğu'sunda aralarında üst düzey subayların da bulunduğu ordu mensupları suikastlara kurban gidiyor; Kürt aydınları sokakta, gözaltına alındıkları ücralarda yargısız infaz mangalarınca katlediliyordu. Devir kod adı “Yeşil” olanlar devriydi. “Beyaz Toroslar” zamanıydı. Musa Anter’in diyaloğa açık, Kürt’ü Türk’e, Türk’ü Kürt’e tercüme edebilecek varlığı tehlike olarak görüldü. Pusuya düşürülerek öldürüldü.

Ucu göğe dayalı bir merdivendi zaman. Hatırlıyorum.

Yıllardan sonra, yollardan sonra yine yan yanaydı çocuklar. Hayat kendini yeniden örgütlüyordu. Bir plan dahilinde din dersini zorunlu hale getiren, tarikatların önünü açan o karanlık güç yeniden devreye girdi. Sivas’ta, Madımak Oteli’nde, aralarında şair Metin Altıok’un, müzisyen Nesimi Çimen ve eleştirmen Asım Bezirci’nin de bulunduğu 34 aydın, devletin bakanlarının bilgisi ve güvenlik güçlerinin nezaretinde, “şeriat isteriz”, “kafirlere ölüm” sloganları atan gözü dönmüş bir güruh tarafından yakılarak öldürüldü. Geriye hoyrat bir makasla eski bir fotoğraftan oyulmanın acısını anlatan bir şarkı ve hâlâ sancıyıp duran bir Yaralı Semah kaldı.

Acılar büyük bir denizdir. Evet.

Şimdi geriye dönüp baktığımda Uğur Mumcu’yu on binlerce kişiyle birlikte uğurlayışımızı hatırlıyorum; Tahir Elçi’yi, onun egemen ideolojinin istediğini söylemediği için hedef haline getirilişini hatırlıyorum ve Hrant’ı, onun vasiyet yerine de okunabilecek sözlerini:

“Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için.”

Her yıl anmanın bitmesine yakın aynı şey oluyor. Konuşmalar bitip Duduk ağıt ezgisini söylemeye başladığında keskin, insanın içine işleyen bir rüzgâr çıkıyor, Hrant rüzgârı.

Kabanımın yakasını kaldırıp anmanın bittiği duyurusu yapılana kadar bekliyorum.
Hüzün el ediyor uzaktan.

Bir kırık gözlük, bir çift kundura ve bir kırık saat.

Yüzleri düşüyor aklıma. Umut yeniden rüzgârlanıyor.

1 Bkz. Tabut
İtalikler, sırasıyla: Neruda; Emirhan Oğuz, Ateş Hırsızları Söylencesi; Kemal Özer, Temmuz İçin Yaralı Semah; Yeni Türkü, Fırtına; Metin Altıok, Öndeyiş.