Bir kitabın kapağından başlar okuma: MERHABA ya da ELVEDA
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
Yazıyı sabah saatlerinden kaleme alıyorum ve birazdan uzun bir yola koyulacağım. Yazmak ve yol arasında tuhaf bir ilişki kuruyorum. Vedalaşmak ve kavuşmak… Hiç uyumaz, hiç dinlenmez. Kapağa bunu resmetmeli. Ama nasıl?

Kitaplarla hiçbir ilişkisi bulunmayan birisine dert anlatmanın beyhudeliğini geçiyorum. Günlerdir kitap kapakları üstüne düşünmeyi nasıl anlatayım ona? Bir kâğıt kalabalığı, üstüne resimli bir karton eklenmiş, al işte, ha öyle ha böyle diyebilir. Oysa kitap kapaklarının anılarımda nasıl yer ettiğini, bir yanıyla kişisel tarihimde ne önemli izi olduğunu düşünerek; yeni yayınlanacak kitabımın kapağı üzerine çalışıyorum. Eğer biri, kitabıma uzanıp, dokunacaksa bir kitabevinde, büyük olasılıkla bu ilk çağrıyı kapak yapacak ona. Az şey mi? Tanışmaya, buluşmaya davet demektir bu!

İstiklal Caddesi’nde tiyatroya gitmeden önce saatlerce kitapçı dolaşırdık. “Pandora” kitabevi, hakiki evimiz olmuştu. Kitap kapağı gibi, kitapçıda ilk karşılaştığın kişi de çok önemlidir. Hatta bağlar sizi. Orada güler yüzlü, yumuşacık sesli bir kadın karşılardı gençleri. Bizden yaşça büyüktü. Haliyle kitaplarla içli dışlıydı. Kitapçı dediğiniz, sıradan bir pazarlamacı, ucuz bir tezgâhtar olunca can sıkar, kaçıp gitmek istersin. Bazen paran olmaz, kitaplar hakkında konuşur, arasında dolaşırsın… Kimi zaman o kitap kalabalığında neyi seçeceğini bilemezsin. Bir kitapçı, okurunu tanır, yanılgıya düşmesini engeller. Bazı zamanlar o raflar arasına yerleşir insan. Bir süre karıştırır sayfaları…

Yazma arzusu
bir-kitabin-kapagindan-baslar-okuma-merhaba-ya-da-elvada-127180-1.
Salah Birsel’in “Goethe” biyografisini orada görmüştüm. Şaşırmadım desem yalan olur. Bizde pek yaşamöyküsü yazılmaz. Hele de böylesi, yani bir başka ülkenin büyük yazarı yazılsın, olacak şey değil! Kapağındaki morlu beyazlı çizgileri, iri yazılmış “Goethe” başlığını anımsıyorum. Hemen edinmiş, çarçabuk okumuştum. “Genç Werther’in Acıları”na götürmüştü o yolculuk beni. Genç insan için, bir aşk kitabının onlarca insanı intihara sürüklediğini bilmek şaşırtıcıdır sahiden. Goethe maceracı, uçarı ve geç yaşlarında bile genç kadın tutkusundan vazgeçmemiş biri. “Işık biraz daha ışık” diyor ya. Yaşama tutkusu demek bu yazma arzusu ve sevdalarda saklı.

O dönemde, Adam Yayınları küçük kitaplar yayınlıyordu. Ben onlara “Şeker Kitaplar” diyordum. Rengârenk, edebiyatın sevincini, neşesini yansıtan cebe kolay sığan kitaplardı bunlar. Seçkiydi dünya ve bizim yazınımızdan. Hemen hepsini edindim. Durur kütüphanemde. Geçen bir sahafta gördüm. Baskısı kalmamış demek ya da çok az… Değerlenmiş, tarih olmuş… Mesela “Palto”yu oradan okudum ilkin. Çehov’a en seçkin öyküsüyle orada rastladım. Puşkin’i tamamen orada tanıdım desem yeridir. Gariptir; Puşkin Rusların kahramanıdır da Dostoyevski neredeyse kıyıda kalmıştır. Bizde tam tersi sanki…

Kendinden kaçamaz şair
bir-kitabin-kapagindan-baslar-okuma-merhaba-ya-da-elvada-127179-1.
O kitaplar içinde Aragon’un şiirlerinden oluşan seçki ilk okuduğumdur. Elsa’ya tutkusunu bilmeyen yoktur, karısına. Ancak savaş günleri tüm sevdaları çalmış, kana bulamış; neredeyse insan sevmekten utanır olmuştur. Şimdi “Elsa” elimde. Soluk soluğa okudum yeniden. Şaşırtıcı bir sevda, tükenmek bilmeyen bir arzu ve aşkın da siyasal olduğunu gösteren dizeler. Kendinden kaçamaz şair, yakalanır.

Sönmüş anılara ihanet ettim
Sırlarını çaldım mezarlarından
Un ufak olmuş kemikleri bir iz bulmuş gibi avuçladım
Bir orospuya döndürdüm tarihi dizlerimin dibinde

Aragon, Elsa’yı bir tür saplantı haline mi getirmişti, yoksa giderek kirlenen, zalimliğin egemen olduğu bu dünyaya katlanmak için bir sığınak mıydı? Hangisi olursa olsun, neredeyse tüm edimlerini, duygularını, düşüncesini Elsa üzerinden tarif ediyordu. Başka bir mesele de elbet, çıkışsızlığa şiirle başkaldırı isteği? Doğrusu, sanatçının/yazarın bir avunusu mudur bu emin değilim. Yazmak, yaratmak bunca rezillik içinde ne anlam taşır ki! İlle bir ömrü tamamlamak zorundaysak ki intihar da bir yoldur, yazmak iyi bir direnç alanı. Zamanı yudumladığımız, değiştirme olanağı veren bir alan…

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Zaman sensin
Zaman kadındır Gönlü çelinsin ister zaman
Oturulsun ister eteklerinin dibinde
Sökülmeye hazır bir giysi gibidir zaman
Upuzun bir saç gibi
Taralı
Sanki solukla buğulandırılıp silinen bir ayna
Zaman sensin tan sökerken uyuyan ve ben yanı başında ayakta

Sahafı şaşırtıcı
bir-kitabin-kapagindan-baslar-okuma-merhaba-ya-da-elvada-127181-1.
Sırası gelmişken kitapçı ve sahaf arasındaki farkı da anlamak gerek. Bir kitap kurdu için sahaf gizli bir bahçedir. Kimselerin sızmasına olanak verilmeyen, açıldığında tam olarak içinden ne fışkıracağı belli olmayan gizli, büyülü bir çekmece… Dışarıdan bakan biri için sahaf, rahatlıkla ruhsal bozukluğu olan birinin takıntılarla dolu yaşam mekânı gibi durabilir. Hatta bayağı meczup sayılabilir sahaf ve ziyaretçileri. Oysa o dünyaya ait olmayan birinin, içeride konuşulan dili ve ilişkileri çözme olasılığı yoktur. Tıpkı kitap kapağı gibidir sahaf. Nasıl göründüğü önemlidir. Tuhaf bir eskilik ve bağımlılık yapan kokusu vardır. Sahafın tüm kitaplara hâkim olması şaşırtıcı beceridir. Umulmadık bir anda, binlerce kitap içinden bir broşürü çıkarıvermesi sihirbazlık gösterisi gibidir.

Elimde çok eski bir Kafka romanı var. Cem Yayınevi’nden çıkma. “Dava”nın o gri, karınca duası gibi yazılmış, eski, darmadağın olmuş baskısı bu. Herkesin bir gün, üstelik gerekçesi bulunmaksızın bir davası olacağını yazdığında Kafka, nasıl büyük bir sancıyı yaşıyordu mektuplarından anlıyoruz. Adalet Cimcoz çevirisi “Milena’ya Mektuplar” yanlışlarla doludur oysa. Yıllarca herkes oradan okudu Kafka’nın ruh halini. Çok şükür şimdi doğru çeviriler yayınlandı. Bakın konu nereye geldi. Eğer bir çevirmen özenli değilse, yazara hâkim değilse, tüm bir eseri ve hatta yazarın varlık sebebini değiştirebilir. Cimcoz ailesinin devletle olan ilişkileri, gizli servise üye olma iddiaları geldi aklıma. Nereden nereye…

Deneme başkaldırıdır

‘Deneme’ yazmanın böyle özgürlüğü var işte. Hem bilinci durdurmuyorsun, hem de belli bir kurgu içinde hem kendinle, hem okurla tartışıyorsun. Bizde neden deneme okunmaz, anlamam… Oysa öğrenmenin, gelişmenin en kısa yolu. Sorun ‘deneme’ sözcüğüyle ilgili. Okur bir beceriksiz, yetersiz gibi algılıyor bu türün yazarını. Oysa tersine, düşün dünyasını özgür bırakan, büyük savlar yerine, küçük ama incelikli sırları açığa çıkaran kişidir denemeci. Şairlerin iyi denemeci olması rastlantı değil elbet. Üstelik bugün felsefe tarihine adını yazdırmış büyük düşünürlerin pek çok metni doğrudan deneme türüne dâhildir. Demek toplum güvence arıyor. Oysa deneme uzmanlığa başkaldırıdır. Uzmanlık övgüye değer mi, yoksa tek tip insan olmanın en somut örneği midir ciddi tartışma konusu!

Kitap kapaklarının dünyasına geri dönersek, üzerinde iyice durulması gereken bir disiplin olduğunu her gün daha çok fark ediyorum. Çok sorulu, sorunlu bir alan… Hem yayıncının ticari sorumluluğunu yükleniyor tasarımcı, hem yazarın muhtevasına saygılı olmak zorunda, hem de kendi sanatçı kişiliğini işlemeli kapağa! Çoğu zaman ne aradığını tam bilmeyen yazarla yol almak hayli güçtür. Üstelik yüzlerce okur, rafta, eğer denk gelmeyi başarırsa, o görüntüden bir duygu, düşünce edinmelidir ki, kitaba yönelsin. Piyasa değerlerinin her yanı esir aldığı bir süreçte, bu iş sanıldığından öte güç!

Yazarların kitaplarıyla arasında tuhaf bir ilişki olduğu su götürmez. Şöyle ki, elbet her yeni yaratı heyecan verir, bir çıplaklık, yalnızlık hissettirir yazara. Pişmanlığı da ekleyebiliriz buna. Okur umurunda değilmiş gibi görünse de, içten içe merak eder ne hissettiğini, düşündüğünü okurun. Çelişkili hallerdir bunlar. Kusuru hep okurda aramak da kötü bir alışkanlık elbet! Diyeceğim; zamanla yaratısından kopar, yük sayar bunu yazar. Kapak için de aynı şeyi söyleyebiliriz. İşi uzatıp, arka kapak yazısına dek vardırabilirim. Kısacık bir metnin koca bir kitabı ne hale getireceğini biliyorum. Buna dair de yazmalı…

Münzevi bir hayatı seçebilir, becerebilir miyim, diye kendimle tartıştığım günlerdeyim. Türlü huzursuzluk var içimde. Yeni kitabın yayına hazır olması, ülkedeki gergin ortam, artık küçük bir dağ olan masamdaki kitaplar ve en çok da dostlar ve dostluk üzerine düşünmeler. Yazıyı sabah saatlerinden kaleme alıyorum ve birazdan uzun bir yola koyulacağım. Yazmak ve yol arasında tuhaf bir ilişki kuruyorum. Vedalaşmak ve kavuşmak… Hiç uyumaz, hiç dinlenmez. Kapağa bunu resmetmeli. Ama nasıl?