Bir Nefes: Bebekler ve kadınlara dair
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Bebekleri üzecekseniz, başka film çekin, o film o bebeği üzmeye değmez. Ayrıca kimsenin buna hakkı yoktur. Bir gün umarım bebeklerin de hayvanlar kadar hakları olur

Bir Yunanlı, bir Alman kadın ile biri henüz doğmamış iki bebeğin hikâyesini anlatıyor Bir Nefes. Yunanlı Elena yoksul, hamile ve işsiz, Alman Tessa ise varlıklı, çocuklu ve mutsuz. Elena, Tessa’nın bebeğinin bakıcılığını üstlenir. Bir an için bebeği yalnız bıraktığında bebek kaçırılır. Filmin, Elena’nın bakış açısından izlediğimiz bu ilk bölümü burada sona erer. İkinci bölüm, bebeğini, Yunanistan’a kaçan Elena’nın izini sürerek bulmaya çalışan Tessa’yı anlatır. Sonunda iki kadının kaderi kesişir ama aynı zamanda, kimin kaybetmeye mahkûm kişi olduğu da ortaya çıkar.

Bir Nefes özellikle Alman oyuncu Jördis Triebel’in olağanüstü performansıyla kendini izlettiren bir film. İki ülke insanları, Almanlarla Yunanlılar arasındaki eşitsizliğe dair bir şeyler söylemeye çalışsa da bu konuda aslında ne söyleyeceğini pek de bilmiyor. Sonuçta, irrasyonal davranan ama böyle davranmak için geçerli nedenleri olan iki bebekli ya da daha doğrusu, bebeğini kaybetme tehdidi altındaki kadının hikâyesini anlatıyor. Oyunculuklar ve kurgu iyi, hikâye o kadar değil.

Fakat burada başka bir başlık açmak isterim: Bebeklerin Filmlerde Kullanımı!

Bebekler oyunculuk yapamaz. Filmlerde kullanılırlar. Bebeklere ağla deyince, rol yapmaya başlayıp ağlamazlar. Işık, kamera vesaire hazırlandıktan sonra o sahnede bebeğin ağlaması gerekiyorsa, bebeği üzmek gerekir. Şu ya da bu şekilde bebeğin canı acıtılmalıdır ki bebek ağlasın. Hiç kimsenin bir bebeğin canını acıtmaya hakkı olmamalı. Çok tuhaftır ki bebek hakları, hayvan haklarının çok gerisinde. Geçenlerde köpekli bir film bir köpeğe acı çektirildiği gerekçesiyle büyük protestolara maruz kaldı. Peki, hiç bir filmin, bir bebeği ağlattığı için protesto edildiğini duydunuz mu? Ben duymadım. Hiçbir filmin final jeneriğinde, “Bu filmde hiçbir bebeğe zarar verilmemiştir” yazdığını gördünüz mü? Ben görmedim.

Bebekler özgür iradeleriyle filmlerde rol almazlar. Bebeklerin özgür iradesi yoktur, dili yoktur. Rol yapma yeteneği yoktur. Onları filmlerde kullanabilirsiniz, oynatamazsınız. Eğer bebekleri üzecekseniz, başka film çekin, o film o bebeği üzmeye değmez. Hiçbir film, hiçbir bebeği üzmeye değmez. Ayrıca kimsenin buna hakkı yoktur. Bir gün umarım çok genç insanların yani bebeklerin de hayvanlar kadar hakları olur. Ya da daha da iyisi bebeklerin de hayvanların da hakları bundan çok daha ileri gider.

Bir Nefes’te, filmin çoğunda ağlayan bir bebek var. Ben acı çektim onu izlerken, çünkü karşımda rol icabı değil, gerçekten acı çeken bir insan vardı.

*****

Kedi: İstanbul’un en güzel yüzü

Kedi’yi seyrederken aklıma babam geldi. İşten gelirken yanında, sokak kedilerinin seveceği türden yemek artıkları getirirdi. Cihangir’deki evimizin önünde bekleşirdi kediler. Ablam da severdi kedileri, o da bakardı. Daha önceleri, Şişli’de oturduğumuz yıllarda, arkadaki Çingene mahallesinden kedi yavruları satın alır eve getirirdi. Süt vermeye çalışırdık, dört ayaklarıyla süt kaplarının içine girerlerdi kedicikler. Bizde kalamazdı ama o yavrular, herhalde annem istemezdi. Bir ara yandaki daire boşalmıştı ve nedense kapısı da hep açıktı. bir-nefes-bebekler-ve-kadinlara-dair-300929-1.Leon Franko adlı bir arkadaşım vardı. Onunla bir yavru sokak kedisi beslemiştik o evde. Kedinin adı bize davul gibi şiş görünen göbeğinden dolayı Davul’du. Soyadı da vardı. Cebenoyan ile Franko’nun karışımından Cebenko olmuştu Davulun soyadı. Zavallı Davul’un sütüne bir gün bir iki damla acı sos katmıştım meraktan. Bakalım acı seviyor muydu? Pek aksırmıştı garibim, hâlâ üzülürüm hatırladıkça.

Depremden sonra taşındığımız Levent’te ilk kez bahçemiz oldu. Deprem travmasından sonra, uzun süre hayatta tek mutlu olduğum anlar, bahçedeki kedi yavrularının anneleriyle ya da birbirleriyle oynaştığını gördüğüm zamanlar olmuştu. Bir ara tavuk ciğeri satın alır, haşlar, ekmekle karıştırır ve bahçedeki kedilere verirdim. Bayağı iş edinmiştim. Bahçedeki kedi nüfusu 20’li rakamlara yaklaşınca, hayat hepimiz için zorlaşmıştı. Ne çok kedim oldu: Miyak, Vırrık, Hamdi, Sarımsak, Kötü Kadın... çok kedim oldu demeyelim, ben bir süre bu kedilere hizmet ettim. Hepsi sokak kedisiydi zaten. Hamdi şu anda Uğur Vardan’da, adı Bıdık oldu. Diğerleri sokaktan gelip sokağa gittiler.

Kedi filminde, kendilerini kedi severek tedavi eden insanlar var. Bir dönem benim için de öyleydi. Belki babam ve ablam için de öyleydi. Şimdi köpeğimiz var, tedavimi öyle sürdürüyorum.

Kedi İstanbul’un belki de en güzel yüzünü gösteriyor bize. Vahşi ve sevecen İstanbul’u. Kediler İstanbul’un vahşi yaşamının temel öğesi. Onlara bakan insanlar da İstanbul’un sevecen yaşamının temel öğesi. Filmin kedi kahramanlarının hepsinin farklı özellikleri var. Kimi psikopat, kimi yumuşak... Ama hepsi de ne istediğini bilen ve istediğini elde eden varlıklar. Kendilerine uygun insanları da buluyorlar. Anlatılan bizim hikâyemiz.

Kedi filmi, konjonktür uygun olsa İstanbul’a turizm akımı başlatacak potansiyele sahip. Bizden önce ABD’de vizyona giren ve çok beğenilen belgesel, yürek ısıtan cinsten. 80 dakikalık süresi daha da kısa olabilirmiş. Bunun dışında İstanbullu olmanın güzel yanlarını hatırlatan bir film. İstanbul her an değiştiği ve kentte bu değişimin devam ettiğini göstermesi açısından ise şimdiden nostaljik bir film Kedi. Belki de bu nedenle anılara daldım filmi seyrederken. Ahh kediler, ahh insanlar. İstanbul’un kedileri ve insanlarına dair bu belgeseli, özellikle bir kedi severseniz kaçırmayın.