Bir ölü konuşması
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Yağmurlu gecelerde ölülerle daha rahat iletişim kurulur. Bunun nedeni, belki de atmosferdeki elektrik yükünün artmasıdır, kim bilir... Nasıl canlılar birbirleriyle konuşabiliyorsa, ölüler de birbirleriyle konuşur. Ve ölüler konuşmalarına hiç ara vermezler yağmurlu gecelerde.

Soğuğa rağmen evimin balkonuna oturmuş, yağan yağmuru izleyerek Javier Marias’ın “Yarınki Yüzün” adlı Metis Yayınları’ndan çıkan romanının ikinci cildini okuyorum. Proust’un o uzun soluklu yapıtı “Kayıp Zamanın İzinde”nin çevirmeni Roza Hakmen çevirmiş bu romanı da...

Javier Marias, romanın anlatıcısıyla Wheeler adlı karakterin arasında geçen konuşmadan bahsediyor romanın bir yerinde: “Konuşma ve dil herkesin paylaştığı şeydir; kurbanlarla cellatların, efendilerle kölelerin, insanlarla tanrıların bile. Onu tek paylaşamayanlar, canlılarla ölülerdir Jacobo.” Anlatıcı, Wheeler’ın bu sözlerine Marlowe’dan yaptığı şu alıntıyla karşılık verir:  “(...) bana öyle geliyor ki, canlılarla ölülerin birbirleriyle konuşabilecekleri, iletişim kurabilecekleri, hepsine ortak olan tek boyut zamandır.”

Marlowe, bu sözleriyle aslında yaşamın herkes tarafından bilinen ama görmezden gelinen bir gizini veriyordu: Hepimiz günün birinde öleceğiz ve hepimizi ölüm eşitleyecek aynı sessizliğin içinde. Hrant Dink’i öldüren katil de, o katile yardım ve yataklık edenler de günün birinde ölecek, herkes nasıl ölecekse... Bunu biliyor muydu Hrant Dink’in katili? Öleceğini biliyordur elbette ama bu gerçeği görmezden geldi muhtemelen. Yoksa canlı bomba olan radikal İslamcılar gibi, öldükten sonra ödüllendirileceğini mi düşündü? Hiç sanmıyorum. Ağca, Çatlı gibi abilerine özenip kahraman olarak öleceğine inanmak istedi. Birilerinin gözünde kahraman da oldu, hatta daha cinayeti işledikten hemen sonra polisler, jandarmalar onunla hatıra fotoğrafı bile çektirmişti. Tüm o çekilen fotoğraflar, katile gösterilen ilgi, dava sürecinde yaşanılanlar, bu cinayetin zaten eninde sonunda gerçekleşeceğinin bir ispatıydı aslında. Ogün Samast olmasa da, bir başkası muhakkak işleyecekti bu cinayeti. Hunharca işlenen bu cinayet de, başka cinayetlerin habercisiydi aslında. Hrant Dink’i öldüren kimi öldürmezdi ki artık. Bu dava, aslında bu korkunç gerçeğin aydınlatılmasının davasıydı. Tüm ülkeyi karanlığa boğan, iç savaşı ve katliamları yapan ya da körükleyen, gözaltında kayıpları, faili meçhul cinayetleri teşvik eden bu kötücül yapıyla hesaplaşmanın davasıydı.

Etyen Mahçupyan, neredeyse Hrant Dink davasının başarısızlığının faturasını sosyalist olarak nitelendirdiği “Hrant’ın Arkadaşları”na çıkardığı “Zaman” gazetesindeki ibretlik yazısında “nasıl Susurluk vakasında devletin kirliliğine karşı çıkış bir anda İslami kesim karşıtı bir laiklik gösterisine dönüştüyse, aynı şekilde Hrant'ın sahiplenilmesi de hükümet karşıtı marazi laikliğin 'sol' kisvesi altında yeniden üretilmesine vesile oldu” diye yazabildi.

Bu davanın başarısızlığını, yağmur çamur demeden mahkeme önlerinde bekleyenlere çıkaran Mahçupyan, devletin ve hükümetin dava sürecine dolaylı ya da doğrudan etkisini bilmiyor olabilir mi? Yazısının bir yerinde solu “kavruk” olarak nitelendirerek solun “kurumaya yüz tutmuş” olduğunun altını çiziyor ki, bu tam da devletin arzuladığı ve yıllardır eze eze başarmak istediği bir başka gerçek. Devletin ağzından ancak devletin diliyle konuşulabilir ve bugün kendilerine liberal diyen pek çok entelektüel devletin dilini epey benimsemiş, hatta bu dili kullanmak konusunda epey bir maharet geliştirmiş gibi gözüküyorlar.

Gecenin karanlığında yağmur yağıyor ve evimin balkonundan ölülerin konuşmalarını dinliyorum, tüm bunları düşünür ve Javier Maris’ın romanını okurken. Ölüler gerçekten konuşuyorlar, belki de biz canlıların yeterince konuşmadığını düşünüp seslerini yükselterek... İnanmazsanız, yağmur yağarken çıkın evinizin balkonuna, sokağa ya da ıssız bir yolda yürüyün bakalım tek başınıza. Kulağınızın dibinden ölülerin fısıltıları eksik olmayacak hiç. Savaş çığırtkanlığı yapan bir politikacıysanız, ölüler kulağınıza şöyle fısıldayacak muhtemelen: “Ben senin yüzünden, senin fütursuzca söylediğin sözler yüzünden öldüm.”

Okuduğum romanı kapatmış, balkondan içeri giriyordum ki, adımı seslenen bir fısıltı duydum. Ölülerin benimle konuşmasına alışkın olduğum için korkmadım hiç. Dönüp tekrar yerime oturdum ve pür dikkat bana neler söyleyeceğine kulak kesildim. Aslında kurulmuş bir cümle yoktu fısıltıların içinde. Onların dilini, canlıların diline çevirmem gerekiyordu anlamam için. Aşağı yukarı şöyle şeyler söyledi bana: “Korkuya alışmalısın. Korku dünyanın en büyük kuvvetidir. Korkuyu yenmek için mücadele etmek ya da ona teslim olmak yerine, o korkunun içine yerleşip ona kendini alıştırmalısın. Kuşatıldığın korkudan yararlanmayı öğrenmelisin.”

Bu kadardı sözleri, gecenin içinden fısıldayan ölünün. İçeri girip balkonun kapısını kapattıktan sonra, duyduğum bu sözlerin anlamını düşündüm uzun uzun. Yeterince korkmadığımız sonucunu çıkarttım. Yeterince korkmuyorduk devletlerden, devlet ağzıyla konuşan entelektüellerden, katillerden, ordulardan, politikacılardan, bankalardan, holdinglerden, çevre kirliliğinden, cinsiyetçilikten, ırkçılıktan ve daha pek çok şeyden. Yeterince korkmadığımız, o korkularla yaşamayı öğrenemediğimiz için yapmamız gerekenleri yeterince yapmıyorduk, düşünmüyorduk korkularımız üzerine, o korkuları yönetemediğimiz için de korkular yönetiyordu hepimizi...