Bir 'POZ' daha alabilir miyim?
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Bir oyunun iz bırakabilmesi için her şeyin yerli yerinde olması lazım: Sağlam bir hikâye, zeki bir yönetmen, iyi oyuncular, kostüm, dekor... Bunların hepsi şart. Ama yeterli mi? Galiba değil. Bir de hepsinin birbiriyle en uyumlu biçimde bir arada durabilmesini sağlayan her ne ise ondan gerekiyor. Böyle deyince Leibniz metafiziğine giriş gibi oluyor, ama aslında o kadar karmaşık bir şey değil. Gündelik hayatta çok iyi tanıdığımız anlardan bahsediyorum. Bedenleri birbirine yakınlaştığında sıkıntı duymayan insanların rahatlığı gibi bir durum mesela. Bazen böyle bir uyum sahnede de gerçekleşebiliyor. İşte o zaman, “Yaşasın tiyatro!” diye bağırmak istiyorsunuz. Geçenlerde bana böyle hissettiren bir oyun izledim...

Uzun zamandır tiyatroya gitmiyorum. Sevmediğimden değil. Ama tiyatro incelik isteyen bir şey ve iyisi nadir bulunuyor. Son birkaç seferdir beni girdiğime pişman eden oyunlar seyrettim. Eğer metni tanıyorsanız, vasat bir işle karşılaştığınızda mutsuz oluyorsunuz. Değişik bir yorum getirebilmek uğruna zevksiz uyarlamalar yapıldığında da öyle. Sinirden tırnaklarımı yediğim ve bazı sahnelerine ancak gözümü kapatarak dayanabildiğim Alman yapımı bir Macbeth’i hâlâ irkilerek hatırlıyorum mesela. Metin yeniyse, o zaman da başka sorunlar olabiliyor: Boş sokaklar gibi uzayıp giden diyaloglar, bir türlü kurulamayan dramatik gerilim, iyice gösterilemediği için inandırıcı olamayan karakterler falan filan. İyice zor iş yani. 

Halbuki bir oyunun iz bırakabilmesi için her şeyin yerli yerinde olması lazım: Sağlam bir hikâye, zeki bir yönetmen, iyi oyuncular, kostüm, dekor... Bunların hepsi şart. Ama yeterli mi? Galiba değil. Bir de hepsinin birbiriyle en uyumlu biçimde bir arada durabilmesini sağlayan her ne ise ondan gerekiyor. Böyle deyince Leibniz metafiziğine giriş gibi oluyor, ama aslında o kadar karmaşık bir şey değil. Gündelik hayatta çok iyi tanıdığımız anlardan bahsediyorum. Bedenleri birbirine yakınlaştığında sıkıntı duymayan insanların rahatlığı gibi bir durum mesela. Ya da aynı anda konuşsalar bile diğerinin sesini duyabilen ve diyaloğu sürdürebilen kişilerin doğal ritmi gibi. Bazen böyle bir uyum sahnede de gerçekleşebiliyor. İşte o zaman, “Yaşasın tiyatro!” diye bağırmak istiyorsunuz.

Geçenlerde bana böyle hissettiren bir oyun izledim. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine, ne zamandır ismini duyduğum İkincikat’ta POZ adlı oyunu görmeye gittik.

İkincikat’ı muhtemelen benden başka herkes biliyordur. Onun için burada yeniden anlatmayacağım. Ama 2010’dan beri, birçok ödüllü oyun sahneye koyan bu topluluğun “Yarının Oyunları” adı altında yeni bir proje başlattığını söyleyelim. Sami Berat Marçalı’nın önderliğinde yürütülen bu proje, ‘Dönüşüm’, ‘Ahlak’, ‘Adalet’ ve ‘Medya’ başlıkları altında dört oyun hazırlanmış.  Deniz Madanoğlu’nun yazdığı POZ da bu projenin bir parçası olarak ortaya çıkmış ve geçen yazdan beri İkincikat’ta sahneleniyor.

Oyunun öyküsü gayet basit: Gençken çektiği bir fotoğraf ile dünyayı bir katliamdan haberdar etmiş ve bu sayede meşhur olmuş Profesör Rıdvan Kahraman bir trafik kazasında ölmüştür. Fazilet Kahraman ise bunun bir kaza olduğuna inanmaz, kocasının muhalif görüşleri nedeniyle bir suikasta kurban gittiğini düşünür. Bunun üzerine siyasete atılmaya ve onun “davasını” devam ettirmeye karar verir. Olaylar profesörün hayatına dair bir belgesel çekmek isteyen gazeteci Betül’ün eve gelmesiyle açılır. O gün evde iki kişi daha olacaktır: Rıdvan Kahraman’ın emektar asistanı Azra ile biraz garip bir genç kadın olan manevi kızı İrem. Bir erkeğin hayaleti etrafında toplanmış dört kadının hikâyesini anlatan bu oyunda bir iktidar mücadelesi olabileceğini daha başından hissederiz. Fakat sonrasında olacaklar için hazırlıklı değilizdir. Hikâye açıldıkça herkesin sırları olduğunu fark ederiz ve odadakilerden hiçbirine tam olarak güvenemeyeceğimizi anlarız.
Sonradan öğrendim ki, POZ Madanoğlu’nun ilk oyunuymuş. Temposu iyi ayarlanmış, sağlam bir olay örgüsü üzerine kurulmuş ve zekice diyaloglarla örülmüş bu metnin bir ilk eser olduğuna inanmak kolay değil. Madanoğlu, kadınlar arasındaki gerilimleri çok iyi anlamış ve onları izleyiciye göstermek için tiyatroya özgü yollar bulmuş. Daha oyunun başında sahnenin ortasına yerleştirilen kamera bunlardan biri mesela. Seyircinin baktığı açıdan sahneyi gören kamera, bir süre sonra bir kontrol aracı haline geliyor ve birbirlerinden rol çalmak için yarışan bu karakterlerin çözülmesine neden oluyor. Kabuklar çatlıyor, maskeler düşüyor, gizlenen düşmanlıklar ortaya çıktığı gibi beklenmeyen yakınlıklar da kuruluyor.

Fazilet Kahraman rolünde Selen Uçer, kadınca tereddütlerin vücuda gelmiş hali olarak karşımızda. Asker kızı, profesör karısı ve evinin kadını. O ana kadar hep birilerinin bir şeyi olmuş. Ama artık kontrol onun elinde. Yoksa değil mi? Fazilet her şeyi adabına uygun bir şekilde yapmak isteyen bir kadın. Ama nasıl yapacak, işte onu bilemiyor. Samimi mi olsa, mesafeli mi? Gülümsemesi mi doğrudur, yoksa ağırbaşlı durması mı? Ağlarsa makyajı akar mı? Bütün bu endişeler, Selen Uçer’in abartısız oyunculuğu sayesinde kolayca izleyiciye ulaşıyor. Dikkatsiz bir oyuncunun elinde rahatlıkla karikatürleşebilecek bu karakter, hayal kırıklıkları ve hırslarıyla gerçek bir insan olarak karşımıza çıkıyor.

Rıdvan Kahraman’ın ölümünden sonra Fazilet’in sırdaşı haline gelen Azra ise, ilk bakışta geçkince bir mürebbiyeyi andırıyor. Esra Dermancıoğlu sanki bu rol için yaratılmış gibi duruyor. Ayaklarını yere basışından saçını düzeltişine, dudaklarını büzüp oturmasından elbisesini çekiştirmesine kadar bütün ayrıntıları maharetle kullanıyor. Sesini idare edişi mükemmel. Zamanlaması ise harika. Gergin anlardan genellikle gülerek çıkarıyor izleyiciyi. Bu sayede, aslında çok acıklı olabilecek sahnelere mizahi bir yön de kazandırıyor. Zaten bir türlü acıyamıyorsunuz Azra’ya. Belki de odadaki kadınların en güçlüsü o çünkü. Dermancıoğlu dikkatli oyunculuğu ile karakterin bu tarafının altını çizip görünür kılıyor. 

Bu arada, Selen Uçer ile Esra Dermancıoğlu’nu bir arada seyretmenin çok zevkli olduğunu eklemek istiyorum. Birbirlerine tehlikeli bir şekilde yakın bu iki kadını oynarken sahnede yarattıkları gerilim, sevdiğim bazı filmleri hatırlattı bana. Mesela “Küçük Bebeğe Ne Oldu?” (Whatever happened to Baby Jane? – 1962) sahneye konsa ve başrollerde onlar oynasa ne kadar müthiş olur diye düşündüm. Neyse ki bunun için daha bir sürü zaman var. İkisi de hâlâ çok genç.

Cabbar gazeteci Betül rolünde Banu Çiçek Barutçugil ile Rıdvan Kahraman’ın manevi kızını canlandıran Gülce Oral da karakterlerinin hakkını veren oyunculuklar çıkarmışlar. Oyunun dönüm noktalarından biri olan ve Dermancıoğlu ile teke tek oynadığı bölümde, Barutçugil gerilimli bir sahnenin altından rahatça kalkıyor. Gülce Oral ise genç bir oyuncu olmasına rağmen rahatlığı ve doğallığı ile dikkat çekiyor.

Karakterini gayet iyi anlamış. Sosyal uyumsuzluğu ve hırçınlığıyla uzatmalı ergenliğe özgü bir ruh halini başarıyla aktarıyor.
Bir de bu yönetmenin mi, oyuncuların mı, yoksa kostümcünün başarısı mıdır bilmiyorum, oyuna dair çok fazla detay hatırlıyorum. Oyunu izlerken bir ara bir de baktım ki, oturmuş bütün bu karakterlerin ayaklarını seyretmeye dalmışım. Hayır, ayaklara özel bir ilgim olduğundan değil. Sadece hepsi bedenlerinin alt kısmını çok iyi kullanıyorlardı. Fazilet Kahraman’ın bacaklarını neredeyse kanepeye paralel duracak şekilde bitiştirmesi ve topuklu pabuçları, Azra’nın yanlış basmaktan hafifçe içe dönmüş babetli ayakları, Betül’ün “4” sayısını andıran oturuşu ve erkeksi ayakkabıları ve İrem’in yıpranmış soluk renkli çizmelerini hep bir çocuk gibi çarpık bir şekilde yerleştirmesi. Her karakterin iç dünyasına dair birer ipucu olarak görülebilecek bu ayrıntıların hepsini bir resim gibi hatırlıyorum. Demek ki birileri uğraşmış ve bunların akılda kalıcı bir şekilde sunulmasını sağlamış.

POZ’un hikâyesi ve oyuncuları için ne yazsam az olacak. En iyisi gidip kendi gözlerinizle görün. Ben bile bir daha gideceğim ve “Bir POZ daha alabilir miyim, lütfen!” diyeceğim.

Yaşasın tiyatro!
 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız