Bir şarkı, iki darbe
Murat Meriç Murat Meriç
“Şili’ye Özgürlük”ü, 1989 yılının bir Eylül günü, Ankara’da ODTÜ Stadyumu’nda öğrenci derneği tarafından düzenlenen Gökkuşağı Konserleri kapsamında (hem de o yılların efsane grubu Mozaik’le) verdikleri bir konserde dinlemiştim ilk kez

Bulutsuzluk Özlemi’nin 1987 tarihli albümü “Uçtu Uçtu / Acil Demokrasi”, memlekette yapılmış en iyi albümlerden. Dört başı mamur, sözünü esirgemeyen ve dönemine göre oldukça cesur… 80’lerin kasvetli ikliminde sığındığımız limanlardan biri. Sadece memleket ahvalini değil, dünya dertlerini de şarkılarına aktarıyor olmaları, onları “başka türlü” sevmemize sebep. Bir yandan 141-142’den, “nesli tükenen kaplumbağalar”dan, cezaevlerinden söz ederken, diğer yandan, Hiroşima’ya atılan atom bombasını ve Şili’deki darbeyi anlatıyor olmaları, bilgiye aç “çocuklar” olarak bizi mutlu etmişti o dönemde. İnternetin olmadığı, kitapların yakıldığı/toplatıldığı bir dönemden söz ediyoruz. Ansiklopedi maddelerinde okuduğumuz Şili darbesi ile şarkıda anlatılan bambaşkaydı. Kimya mühendisliği okuyordum o sırada ve tam da o günlerde, organik kimyacımız, güherçileden söz etmişti: Martı “tersinden” oluşan bir gübreydi bu ve Şili’deki darbenin sebeplerinden biriydi. Yine o yıllarda, Ankara’ya gelen ve Fransız Kültür Merkezi’nde bir konferans veren Regis Debray, “Şili’deki darbenin içyüzünü” anlatmıştı bize. Şanslı yıllarımızdı: Bilginin peşinden koşarken, güzel insanlarla tanışıyorduk.

“Şili’ye Özgürlük”ü, 1989 yılının bir Eylül günü, Ankara’da ODTÜ Stadyumu’nda öğrenci derneği tarafından düzenlenen Gökkuşağı Konserleri kapsamında (hem de o yılların efsane grubu Mozaik’le) verdikleri bir konserde dinlemiştim ilk kez. Bulutsuzluk Özlemi’ni (İzmit Fuarı’nda 1987’de verdikleri konserden sonra) ikinci kez dinliyordum. Birkaç ay sonra albüm piyasaya çıktı. Albüm dediğim kaset… Zafer Çarşısı’nda Ada’nın küçük bir dükkanı vardı; oradan aldım ve jelatininden sıyırarak hemen dinlemeye başladım. “Şili’ye Özgürlük”, ikinci yüzün üçüncü şarkısıydı.
“Yıl 1973 ve 11 Eylül Perşembe / Saat 13’te TRT’de / Şili’de askeri darbe” diye başlar şarkı… Ali Murat Hamarat’ın dediğine göre, gün Salı’ya denk geliyor. Belli ki kafiye olsun diye şarkıda Perşembe olmuş. Neyse ki tek bilgi hatası bu -ki hata bile sayılmaz. Dinlemeye devam edersek, Şiir gibi bir Şili tasviriyle karşılaşırız: “Tüm dünyada o zaman / Tek ülkeydi Şili / Kendi kaderini çizebilmiş / Demokratik bir Şili / Allende ve Unidad Popular / Her şeyi baştan oluşturmuş / Fabrikalar ve tarlalar / Üretenlerin olmuştu…” Yazık ki, birilerinin gözüne batıyor bu durum: “Dayanamadı buna bazıları / Bakır şirketi ve ITT / Henry Kissinger göründü / Ayrıntılar tek tek görüşüldü…” Sonrası, “beklenen darbe”.

Devam edelim: “United Press, Associated Press / Tam vermediler haberleri / Neler oldu bilemedi kimse…” Nasıl da tanıdık, değil mi? Bırakın sosyal medyayı, televizyonun bile olmadığı bir ortamda, haber peşinde koşma hadisesinden söz ediyoruz. UPI ve AP, penguen belgeseli yayınlar mıydı bilmiyorum ama gerçeğin, bir macera filmine benzer sahnelerle duyulması, şaşırtıcı değil: “Sonra bazı gazeteciler / Kaçırdılar filmleri / Dünya gördü vahşeti / Yardıma gidemedi kimse // 3 bin ölü dendi ilk gün / 100 bini buldu sonra / Savaşıp öldü Allende / İntihar etti dedi cunta!” Devletin yalanları, bize ve bugüne mahsus değil. Tüm dünyada, bütün kötüler yalan söylüyor. Şüphesiz Pinochet de dünyanın en kötülerinden biri. Cezasını görerek gitmiş olması, tesellimiz.

Şarkının en can alıcı yeri, şu dizeler: “Santiago stadında / Binlerce tutsak arasında / Şarkı söyler Victor Jara / İşkenceden ölene dek…” Jara’nın ölümü, dünyadaki en trajik ölümlerden: Stadın içinde, “binlerce tutsak”la tutulurken, şarkı söylemeye başlayan Jara, herkesin gözü önünde askerlerce öldürülüyor. Olayı hatırlatan bir “iş”, “İsimsiz” başlıklı 12. İstanbul Bienali’nde (2011) sergilenmişti: Camilo Yanez’in “Estadio Nacional [Milli Stadyum] 11.09.09 Santiago” başlıklı yerleştirmesiydi bu ve çok etkileyiciydi. Boş bir odada, dört duvarda, stadyumun yıkılışını gösteren beş saatlik film dönerken, fonda bir Victor Jara çalıyordu: “Luchin”i, bu proje için, Carlos Cabezas, yeniden yorumlamıştı.

Victor Jara’nın öldürülüşü, Ruhi Su’nün ölümünü hatırlatır hep: Memleketlerinin özgürlüğü için türkülerini söyleyen ve darbe sonrasında hayatları cuntanın elinde sonlanan iki isim. Ruhi Su, Jara gibi gözler önünde katledilmedi belki ama, yurtdışında tedavi edilebilecekken, pasaport alamadığı için amansız bir hastalığın pençesinde hayatını sonlandırdı. Şu cümleyi kurmak, hatalı değil: Memleketin en büyük ozanlarından birinin ölümünden sorumlu olan, bizzat 12 Eylül cuntası. Kenan Evren ve arkadaşları yani.

Şu ana kadar hep Şili’den söz ettim ama yazının başlığında bahsi geçen ikinci darbe, 12 Eylül 1980’de yapılan ve memleketin canına okuyan. Dün, 35. yılını idrak ettik. Kimileri kutlamış olabilir ama bizim için kutlanacak bir şey değil 12 Eylül darbesi. Her şey bir yana, şu anda başımızda olanları büyüttüğü, palazlandırdığı için bile nefret edebiliriz ondan. Bu, bir şeyi değiştirmez gerçi. Elimize geçen her fırsatta Kenan Evren’i ve yaptıklarını anlatmak gerekiyor. Anlatalım ki, nasıl bir “bela”yla karşı karşıya olduğumuzu herkes bilsin.

Kenan Evren, birkaç ay önce öldü. Yargılanmadı. AKP’nin, müsamereyi andıran “yargılama”sını saymıyorum elbette… Aldığı cezanın farkında bile değildi Evren “paşa”. 11 Eylül darbesini yapan Pinochet yargılandı ve ev hapsinde öldü. İki darbe arasındaki tek fark bu. Kenan Evren, en az Pinochet kadar kötü ve zalimdi. Cümlenin tersi de geçeri elbette: Kötülükte yarışırlar! Bugün, her ikisinin de adı anılmıyor. Ruhi Su ve Victor Jara, şarkılarında/türkülerinde yaşıyor ve biz olanları, bir Bulutsuzluk Özlemi şarkısıyla hatırlıyoruz. 12 Eylül’ü de Mozaik anlatmıştı ama o hikâye, haftaya kalsın. Darbe görmeyeceğimiz, kötü insanları savuşturacağımız güzel günlerin özlemiyle, şarkılara sığınmak, bu ara yapılabilecek en güzel şey. Şarkıları söylememize karşı çıkanlara inat!