Bir selfie çubuğu verin, dünyayı değiştireyim
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Geçen yıl bu zamanlar. Roma sokaklarında eşimle dolaşıyoruz. (90’lar hanutçu köşe yazarı kıvamında girdiğime bakmayın toplayacak az sonra) Saat çok geç olduğu için sokaklar ıssız. Dışında olsam da Roma Forumu civarında bir taşa oturup biraz dinlenmek istedim. Oturacağım yerde pembe saplı bir şey gördüm, sahibi ortada yok. Elime aldığımda hemen her turistin elinde gördüğüm o şey olduğunu anladım. Bu işi neredeyse küstahça küçümsediğim için hiç elime almamıştım. Selfie çubuğu denilen bu naneyi merakla inceledim. Para verip almadım ya, benim böyle şeyleri kolayca küçümseyen aptalca küstahlığıma halel getirmiyor. Üstelik bunu Roma Forumu’nun yanında bulduğum için buradan derin anlamlar çıkarmaya kasıyorum. Selfie çubuğu denen şeyle böylece barışır gibi oluyoruz. Kullanmaya çalışıyor, çok geçmeden, bozulduğu için oraya atıldığını anlıyorum ve saadetimiz kısa sürüyor. Pembe saplıyla vedalaşıyoruz.

Medya tarafından “seri katil” diye köpürtülen Atalay Filiz’in yakalanmasının ardından selfie için sıraya giren polisleri ve uzaktan fona alıp çeken güvenlik görevlisini görünce aklıma “pembe saplıyı” bulduğum andaki heyecan geldi. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda bu selfie meselesine, selfieci polislerden öte bir mesafeden bakmak isterim.

Follow the white bear

Bilimkurgu, kara mizah, distopya gibi pek çok kategoride sayılabilecek İngiliz Channel 4 dizisi Black Mirror tam da bu meseleleri ele alıyor. Her bölümü birbirinden bağımsız. (Dikkat: Takip eden cümleler Black Mirror: White Bear bölümüne dair ağır spoiler uydurma tabirimle heyecan kaçırıcı içerecek) Dizinin 2013’te yayınlanan White Bear bölümü neredeyse hafızasını kaybetmiş bir kadının bir evde uyanışı ve sokağa çıkışıyla başlıyor. Sokakta yardım istediği tüm insanlar, sadece fotoğrafını çeker. Bir süre sonra kadının ve yeni tanıştığı başka bir kadının peşine silahlı adamlar takılır. Kadın çaresizce yardım istemeye devam etse de, insanlar sadece cep telefonlarıyla fotoğrafını çekmekle yetinirler. Dizide bir süre sonra bazı ters köşeler olur ve bunun bir cezalandırma gösterisi olduğunu anlarız. Hapis dediğimiz cezalandırma türü revizyona uğramış, insanlar herkesin gözü önünde farklı metotlarla cezalandırılır olmuştur. Katille selfie takıntısını dizinin bu bölümüne çok benzettim. Polislerin selfie çekerek cezalandırdığını iddia etmeyeceğim elbette ama insanların o ana ortak olma çabasında, Türkiye’deki çürümeyle sınırlandırılmayacak başka dinamikler de var.

Bir yangının külünü…

Sosyal medyanın ilk yıllarında bizzat tanık olduğum bir olay: Tarabya’da oturduğum sokağın arka tarafında bir ahşap evde yangın çıktı. Ev sahipleri kendilerini zorla dışarıya atmış yaşlı gözlerle yanan evlerini izlerken, yine sokak sakinlerinden ergen irisi bir çocuk çıkarıp telefonuyla yangını çekmeye başladı. Tam o anda sonraki yıllarda üzerine daha çok düşüneceğim bir şeye tanık oldum. Evi yanan ailenin aynı yaşlardaki çocuğu, videoyu muhtemelen sosyal medyada paylaşmak için çeken diğer çocuğa saldırıverdi. Belli ki kendi acısından eğlence çıkardığını düşünüyordu. Mahalleli iki çocuğu zor ayırdı. O gün, izlediğimiz pek çok şeyin başkalarının acısı olması üzerine bir kez daha düşündüm. Muhtemelen Atalay Filiz’in öldürdüğü insanların yakınları da, onunla çekilen selfielerde aynı psikolojiye girmişti.

New York Üniversitesi Medya Teorisi Profesörü Douglas Rushkoff, Present Shock: When Everything Happens Now (Türkçede: Hemen Şimdi Budalası-Ufuk Yayınları) kitabında, nasıl güncelin müptelası olduğumuzu çarpıcı bir şekilde tarifler. O kitabın bir yerinde sosyal medyanın hepimizin gerçekliğini satışa çıkarıp, bizleri platform kullanıcısı olduğumuz yanılgısına sürüklediğini anlatır. Polislerin ve güvenliğin o fotoğrafları çekme çabası kuşkusuz, o platformda itibar (like, rt vb.) kazanacaklarını düşünmeleri. Birileri de bunu satıyor ama hepimiz gönüllü ortağız. Çoğumuz farklı düzey ve şuur seviyelerinde bundan azade değiliz; belirli düzeylerde ve kendi referans çerçevemizle içerik üretiyor ve dağıtıyoruz. Haliyle “basın ahlakı” artık bu toplamın ürettiği içeriği karşılamıyor. Sadece medyadan ve ötekinden şikayet ederek de işler yürümüyor. Medya eleştirisi artık sadece bildiğimiz medyayı eleştirerek kotarılamıyor. Şu çubuğu ara ara kendimize batırsak fena olmaz. Bu arada; bana bir selfie çubuğu verin, dünyayı değiştireyim? Kaç para ulan bi’ çubuk?