Bir şiir görgüsü
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Kedilerin Yazdığı İlahi, İlhan Sami Çolak’ın çeşitli 33(otuzüç) göndermeleriyle de vurguladığı üzere, 33 yaşındayken yazdığı bir kitap. ‘33 Kurşun’u da anımsamak gerekiyor bu arada. Kitabı okurken çok sevdiğim bir başka kitabı da sık sık anımsadım

Şiir dağı: Gönül Dağı da desem olurdu. Dağ hem gönülde hem şiirde durandır çünkü, güzel, iyi, doğru, yerinde, soylu, yüce durmak dağın huylarındandır. Sıfat yakıştırmadır, huy doğaçlama. Dağın durduğu şiir, şiirin durduğu dağ. Şiiri o yüksekliğe çıkarmak, bilgi kadar bir görgü de gerektirir. Dağ bilgisi, başka şairlerin, başka şiirlerin birikimidir, antolojidir. Daha iyisi, imece olurdu. Dağ antolojisi. Dağ görgüsü, dağ bilgisinin arasında, ortasında, içinde, incecik de olsa kendi suyunu, uzun da olsa kendi yolunu, derin de olsa kendi uçurumunu bulmaktır, bulmayı istemektir. Bir tür ‘bela’ içeriği de kayıtlıdır görgüye.

Dağ görgüsü: Cemal Süreya ve Ülkü Tamer’in şiirlerinde, ilkinde tarih, ikincisinde ise coğrafya olarak durur dağ. Ama dağa çıkmış şiirler değildir ikisinin de yazdıkları. Dağın baktığı şiirlerdir, bazen başka adlarla, hatta bazen başka coğrafi şekillerle bile tarihe, coğrafyaya ve şiire girmek isteyen dağın. Şiirin kaleleri, şiirin burçları hep vardır. Oysa dağın kendisi bir şiir olmayı beklemektedir. Şiir dağda olur, dağdan şiir olur, dağ şiir ve şiir dağ olur. Dağın yolunu gözlediği şiirler de vardır, ardından ağrı çektiği şiirler de. Dağ görgüsünün bir mesafe, bir ayar gerektirdiği de kuşkusuzdur. Bu ister biraz uzaklıkla, ister biraz sakinlikle, soğukkanlılıkla, ve biraz da eleştirel olmakla değerlendirilsin.

Dağ görgüsü bu dengenin, tartımın da şiirsel yönüdür, yöntemidir. Yolu dağa çıkan ama dağda bitmeyen, ovayı, vadiyi, kenarı, düzü de bu ‘dağlanmış’ coğrafyaya, tarihe ve şiire dahil eden bir nevi ‘cem’. Görgü Cemi. Şiir de görülür, şiir de dara durur, dağa durur.

Görgü uygarlığı: Ortadoğu. Ortadağlar. Ortadağlı. Dinler, mezhepler, halklar, kültürler, renkler, diller, sesler, sessizlikler, şimdi ne yazık ki bir ‘Babil Kitaplığı’ gibi, bir ‘Ortadoğu Müzesi’ gibi, bir ‘Uygarlık Hatırası’ gibi duruyor. Şiirin bir kayıt, bir kitaplık, bir müze, hatta bir uygarlık gibi davrandığını söylemek, poetik bir tutum olmaktan çok, varoluşsal bir kaygı, hatta bir gereklilik sayılabilir, ve öne sürülebilir. Bizans için de geçerlidir bu Bağdat için de, İstanbul için ve Mezopotomya için de. Yoksa maveraünnehir, yoksa Galile Denizi yalnızca şiirde kalırdı. Oysa şiir bir aracı olabilir, bir kap belki, bir yatak ve bir araç. Elçi.

Her koşulda, her darda, her zorda o görgüyü bir ölçü olarak taşımak, ve her yolda, her çağda, her dağda o varlıklı uygarlığın sürdürücüsü, yolcusu, dervişi, abdalı, militanı olmak.

Uygarlık ilahisi: İmeceyi miras olarak almış ve onu zorunlu bir yalnızlıkta ama bir kolektif ruhuyla tek başına zenginleştirmeye, derinleştirmeye, açmaya, yaygınlaştırmaya, hiç olmazsa göstermeye, hatırlatmaya uğraşan bir hal, dil, yol ve dağ ehlinin seyri, seferi, serüveni, sergüzeşti de yalnızca kendi yolculuğuyla dolu olmayacaktır.Öyleolursaboş olacağını bilen bir geleneğin izinden ve içinden geliyor çünkü. Yoldaşlarının olmadığı hiçbir durumda şiire çıkılamayacağını, dağın yazılamayacağını ve dilin aşılamayacağını bilen bir 33’lük dönüyor Kedilerin Yazdığı İlahi’de. Bir ‘uygarlık ilahisi’ dedim buna.

Aşırı ilahi: Uygarlık, kadim olarak bilinir bilinmesine de, kadim olanın, mirasın her türlü gericilik tarafından çöplük olarak değerlendirildiği, daha doğrusu değerlendirilmediği, bir tarih ve coğrafyada, artık uygarlığın aşırı bir şey olduğunu söylemek gerekiyor. Peki ben niye ‘aşırı yorum’ gibi gelebilecek bu yazıyı yazıyorum ve sözü dağ bayır dolaştırıyorum? Sanıyorum şundan: Benliğin, otoritenin, iyi yazıyor olmanın, ustalığın, aidiyetin, mensubiyetin, cinsiyetin, ve hem bunlar gibi hem de bunlar gibi olacak daha nice ‘şair hastalığı’nın bulaşıcı bir hal aldığı, dört bir yanı sardığı son yıllarda, ne bunları ne de bunların sonunda kazanabileceği şeyleri dert eden bir şiirle karşılaşmak, galiba ‘aşırı’lıkla yorumlanabilecek bir sevinç, bir hal.

İlahi kolektif: Kedilerin Yazdığı İlahi, İlhan Sami Çolak’ın çeşitli 33(otuzüç) göndermeleriyle de vurguladığı üzere, 33 yaşındayken yazdığı bir kitap. ‘33 Kurşun’u da anımsamak gerekiyor bu arada. Kitabı okurken çok sevdiğim bir başka kitabı da sık sık anımsadım. İyi kitaplar ve iyi yazarlar, şairler böyledir, onları okurken başka yazarları, şairleri, kitapları ve şiirleri hatırlarız ki, bu bence onların iyiliğini gösterir. Haydar Karataş’ın her anlamda büyüleyici, okurken gözyaşlarına boğulduğum romanı Gece Kelebeği-Perperik -a söe Dersim dağlarında gezdirirken, İlhan Sami Çolak’ın şiirleri de aynı coğrafyanın acı, kalenderlik, fedakarlık, sakinlik, tahammül, sabır, katlanma dağlarında uzun uzun gezdirdi beni.

Bir yaşamöyküsü de buldum onda, bir şairler meclisinin kurulmuş olduğunu da gördüm, sevdiğim pek çok şairi İlhan Sami Çolak’ın sevmiş olduğunu da gördüm, böylece bu kitabı hem bu nedenle hem de şairin şiirin kolektif bir ilahi olduğunu gösteren korkusuz tutumundan ötürü de sevdim. Kitap böylece daha çok onun olmuş, nerdeyse tümüyle onun kitabı olmuş. Kedilerin Yazdığı İlahi, bir destan gibi, bir ada günlüğü, bir dağ defteri, bir iç rehber, bir seferi çantası ve “çünkü gitmek şiir yollar düzyazı” diyen bir gitmek kitabı. Şiirin ‘gitmek’ olduğuna iman etmiş bir şiir görgüsü kitabı.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız