Bir ‘şiir kolektifi’ olarak Nâzım Hikmet
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
‘Mavi gözlü dev’i 3 Haziran’da anarken bir kez daha hep bir ağızdan tekrarlamak gerekir: “Hep bir ağızdan türkü söyleyip/Hep beraber sulardan çekmek ağı,/demiri oya gibi işleyip hep beraber,/hep beraber sürebilmek toprağı,/ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,/yârin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber!/diyebilmek/için…”

Nâzım Hikmet tek başına ‘kolektif’ bir şiir yazdı.

Attila İlhan’ın çok sevdiğim dizelerindendir, üstelik en ünlü şiirlerinden ve bir kitabına da ad olan “Ben Sana Mecburum”dan: “Birkaç hayat çıkarır yaşamasından.” Yalnızca bu bahiste değil elbette, ‘yaşamasından birkaç hayat çıkardığı’, Nâzım Hikmet’in tüm hayatı için söylenebilir. Bazen 3’le çarpmak gerek diye düşünürüm onun hayatını.

Aşk, siyaset ve şiir. Üçünün de hakkını vermiş başka kim var? Belki de Nâzım Hikmet böyle olunur, böyle olmuştur. Diğer türlü, iyi bir âşık olursun, bunun varsa yararı sana ve sevdiklerinedir. Devrimci olursun, ezilenler için çalışırsın, belki başarırsın, devrimci bir önder olarak anılırsın, olmazsa “devrimciler ölür, devrimler yaşar!” Çok yaşasın! Öncü, yenilikçi, unutulmaz şiirler yazan, çığır açan, ölümünden sonra da sevilerek okunan bir şair olursun! Ol tabii! Ama bunların hiçbiri tek başına fazla bir anlam taşımaz. O anlamı Nâzım Hikmet taşıyacaktır onlara. Taşıdı da. Tek başına birçok kişi gibi yazdı, tek başına bir ‘kolektif’ şiir yazdı, şiirin doğasına göre davrandı. Diyalektik niye var? En çok da şiir için ve Nâzım Hikmet gibi şairler için var. Aşk, devrim ve şiir, hepsi bir olmuş, yaşam olmuş, Nâzım Hikmet olmuştur.

Nâzım Hikmet’in ‘kolektif’ şiiri eksiksiz ve bütünlüklü bir yapıdadır.

Çanakkale Savaşı’nda şehit düşen askerler, ki bunlardan birisi de gencecik dayısıdır, için de şiir yazdı, 15 yaşındaydı, kız kardeşi Samiye’nin, Yahya Kemal’in deyişiyle ‘uyuz kedisi’ için de. İstiklal Savaşı’nı desteklemek, halkı mücadeleye çağırmak için de yazdı, gencecik bir şairdi, 19 yaşında, Tiflis’ten Moskova’ya trenle giderken gördüğü manzaranın dehşetine tutulmuş olarak da. “Açların Gözbebekleri” şiiri, 1917 Ekim Devrimi’nin ilk yıllarında açlığın, yoksulluğun insanların gözbebeklerinden okunduğu üzerinedir. Nâzım Hikmet’in şiiri Şeyh Bedreddin üzerinedir, Kuvay-ı Milliye üzerinedir, ağaçlar, yapraklar, dünya, kainat, arkadaşlık, yoldaşlık, trenler, insanlar, 2. Dünya Savaşı üzerinedir. İlk kez yazmıştır, denenmemişi denemiştir, öne geçmiştir, halkın söylediğinde bir hikmet bulup o da söylemiştir, rubai eski deyip geçmemiş, ona yeni bir tat eklemiştir, Divan şiiri de neymiş dememiş, Şeyhimiz Bedreddin’in isyanına Nâzım Hikmet de adeta yeni bir Divanla ses vermiş, sözü olmuştur, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı film gibi izleme, öykü gibi mola verme, polisiye gibi sürüklenme, roman gibi okuma olanağı sunmuştur. Nâzım Hikmet’te dünyanın ve Türkçenin bilinen ve bilinmeyen tüm şiir biçimleri neredeyse eksiksiz biçimde mevcuttur.

Şiirin bir ‘kolektif’ten doğduğunu hiç unutmadı.

Şiirin doğuşu, insanın doğuşudur ya da insanın doğuşu, şiirin doğuşudur. Aynı bahçede doğmuşlardır, orada büyüyüp orada kardeşliklerini, yoldaşlıklarını sürdürmüşlerdir. Şiirin insansız, insanın şiirsiz olamayacağı fikri değil, gerçeği ta o zamandandır, ilkten, doğuştan, yaratılıştandır. Bu nedenle de şiir yazmak değil yalnızca, şiir düşüncesi, şiir eylemi, şiirin içinde olmak, şiirle konuşmak, ağlamak, gülmek, sevmek, küsmek, kalkışmak, yatışmak, barışmak doğal ötesidir diyelim, yani o kadar doğal ki, bunu söylemek bile fazla gelir, doğallığına halel getirir. Ama öte yandan, balık tutar gibi şiir avlanmayacağı da bir gerçek. Ne gibi? Tıpkı âşk gibi. Aramak, bulmak, peşinden koşmak ve onu sürekli taze tutmak için çalışmak gerek. Aşk yan gelip yatma yeri değildir! Şiir de öyle. Fidan diker gibi, ağaç yetiştirir, meyve umar, buğday başaklarının altın gibi sararmasını bekler, sonra onları ‘büyük insanlığın’ en yakını, yoldaşı olan ekmeğe dönüştürür gibi, ‘şükür kavuşturana’ der, ağzını yaşamın kaynağına dayar ve doya doya içer gibi, işte insanı yaratıcı, üretici, dönüştürücü, eşitlikçi ve paylaşımcı kılan ne varsa hepsi gibi… Siz lütfen bunlara kendi imgelerinizi, duygularınızı, arzularınızı da katın ki, bir ‘şiir kolektifi’ olarak Nâzım Hikmet’ten söz ettiğimiz bu yazı da kolektif olsun!

Nâzım Hikmet, şiiri de ‘kolektivist’ düşüncenin büyük eylemcilerinden biri olarak yazdı. Yazmasa olmazdı! Zira dünyaya çeşitli ‘vazife’lerle gelmiş, gönderilmiş insanlar vardır. Özellikle şiir bahsinde, zaman zaman bu ‘vazifeli’ şairlerden söz ettim. Hepsinin aynı düşünceye, dünya görüşüne, inanca mensup olmaları da gerekmez, ama hepsi kendi dünyalarında ‘vazifeli’ şairlerdir. Müslüman düşünce için Sezai Karakoç ‘vazifeli’ bir şairdir. Bizim içinse Nâzım Hikmet’tir ‘vazifeli’ şair.
Nâzım Hikmet ‘büyük insanlığın’ şairi olarak, dünyaya hangi yollardan geçerek geldiğimizi ve nasıl bir kolektifle insan olduğumuzu hiç unutmadığı, daha doğrusu tam da bunu dile getirmekle ‘vazifeli’ olduğu için, ‘kabile’nin şairi olarak kalmadı, kabileyi, kavmiyetçiliği filan geçerek, tıpkı Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ‘kainat büyükelçisi’ olması gibi, kolektifin, yani büyük insanlığın, yani dünyanın şairi oldu, evrensel şair oldu.

“Her şeyde her yerde hep beraber diyebilmek için…”

Nâzım Hikmet, Osmanlı’nın tarihe gömmek istediği Şeyh Bedreddin’i hem tarihe hem şiire hem kolektif ruha yeniden kazandıran o büyük destanı yazmakla, sosyalist düşüncenin güzelliğini, varlığın, insan olmanın, yaratılışın, yaşamın kökeni olduğunu da lirik bir biçimde dile getirdi. Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı ürpertici güzellikte bir başyapıttır. Okurken adeta bir şarabı yudumlar gibi, sözcükleri yudum yudum içtiğinizi duyumsarsınız. Üstelik her seferinde. Benim en çok sevdiğim, büyülendiğim, ama aynı zamanda da en çok üzüldüğüm bölüm kitabın da sonu olan 14. bölümdür. Bedreddin’in idamı anlatılır: “Yağmur çiseliyor./Serez çarşısı dilsiz,/Serez çarşısı kör./Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü./Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü./…/Yağmur çiseliyor.”

Nâzım Hikmet’in ‘kolektif ruh’unu en yalın biçimde duyuransa, bir bakıma hepimizin de dünyadaki varlığımızın özeti olan şu dizelerdir ve ‘mavi gözlü dev’i 3 Haziran’da anarken bir kez daha hep bir ağızdan tekrarlamak gerekir: “Hep bir ağızdan türkü söyleyip/Hep beraber sulardan çekmek ağı,/demiri oya gibi işleyip hep beraber,/hep beraber sürebilmek toprağı,/ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,/yârin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber!/diyebilmek/için…”