Bir takım anayasalar
30.04.2017 09:54 BİRGÜN PAZAR
En azından yüzde 50 ile mutabakatı olmayan bir anayasa, hukuksuzluk sosuyla bocalanınca da ister hukuki ister siyasi olsun ortaya tek sonuç çıkıyor: Tepkisellik

Ali Mert Taşçıer - @alimerttascier [email protected]

“Anayasalar toplumsal mutabakat metinleridir” sözü bir “slogan” olmaktan öteye gidemediğini artık reel olarak da gösterdi. “Şimdiye kadar bilinen toplum içinde birleşme hiç de (örneğin bize, Toplum Sözleşmesi'nde tanıtıldığı gibi) isteğe bağlı bir birlik değildi, tersine bireylerin, içinde, rastlantısallıktan yararlandıkları koşullar temeli üzerinde kurulmuş zorunlu bir birlikti” derken Marx, bu durumu özetliyordu zaten.

Şüphesiz anayasa değişikliği konusunda kimi kesimlerin mutabakata vardığı, anayasa metninin içeriğine dair bir tartışmaya girmeden, söylenebilir. Toplumun her bireyini hemen hemen her açıdan ilgilendiren anayasa için toplumun nitelikli çoğunluğunun mutabakatına, en azından Türkiye’de, ihtiyaç duymamaktadır. Sermayenin, 16 Nisan sonrası sevimli mi sevimli, uslu mu uslu açıklamalarını mutabakat kapsamına almak abes değildir.

En azından yüzde 50 ile mutabakatı olmayan bir anayasa, hukuksuzluk sosuyla bocalanınca da ister hukuki ister siyasi olsun ortaya tek sonuç çıkıyor: Tepkisellik. Siyasi olanlarının boyutları, biçimi, kaynaklandığı siyasi güç vb. bu yazının konusu değil. Ama anayasal boyutunu mutlaka ele almak gerekir.

Tepkiselliğe giriş niteliğinde ulusal örneklerimiz zaten herkesin malumudur. Bol gelen 1961 Anayasası gömleğinden ilk sıyrılma çalışması 1971 Askeri Darbesi ile gerçekleştirilmeye çalışılmış ve bunda görece başarılı olunmuştur. Asıl gömleği komple çıkartıp, göbekli birine “ekstra slim fit” model giydirilmesi biçiminde değişiklik için 1982 beklenecektir. Elbette bu tepkisellik, 1961 Anayasası’nın ileri gitmesi hedefine sahip değildi. Örneğin; 1961 Anayasası’na tepki sadece çift meclisli yapıdan kaynaklanmıyordu. Ekonomide ithal ikameciliğin uygulandığı ve devlet müdahalesinin görece alt gelir gruplarına mensup sınıflar lehinde kullanıldığı sürecin örgütlenme ve sosyal hakları geniş tutan anayasası siyasal linçin odak noktası olmuştu. Halkın buna ikna edilmesi zaten herhangi bir zorluk taşımıyordu. Her gün artarak devam eden ve bitirilemeyen ölümler, sözde “anarşi” her ne hikmetse 12 Eylül gününden sonra birkaç gecede bitirilmişti. Bitirilmeden kasıt, şiddetin mekân değiştirmesidir. Sokaklardan cezaevleri duvarları arasına sıkıştırılma değişikliği yani. İşte 1982 Anayasası’nın tepkiselliğinin temelinde bu olması; kendini verdiğini misliyle geri alan cümlelerle kendini göstermektedir. 1982 Anayasası’na bakacak olursak “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” Ve hatta “basın hürdür, sansür edilemez” yazdıktan hemen sonra “ama” anlamındaki bağlaçlarla bu hakların ümüğü sıkılmaktadır ki uygulama kısmına zaten hiç girmiyorum.

Türkiye’de 1961 Anayasası’na yönelen tepki maalesef olumsuz anlamı taşımış ve bir geriye gidiş söz konusu olmuştur. Dünya örneklerinde ve hatta Türkiye’de 2010 yılına kadar her zaman böyle olmamıştır elbette. Örneğin; Federal Almanya Anayasası’nın “Devletin ana ilkeleri; direnme hakkı” başlıklı 20’nci maddesinin 4’üncü fıkrası Hitler’e ve onun dönemine yazılmış en somut tepki hükümlerinden biridir: “Bu Anayasa düzenini ortadan kaldırmak isteyen herkese karşı, başka bir çözümün bulunmaması halinde, bütün Almanlar direniş hakkına sahiptir.” demektedir. Üstelik, direnme hakkının anayasal güvenceye kavuşturulması tek başına yeterli görülmemiş, üzerine bir de tartışmaya yer bırakmayacak biçimde “mühür” vurulmuştur. Şöyle ki “Anayasanın değiştirilmesi” başlıklı 79’uncu maddenin 3’üncü fıkrası “Federasyonun eyaletlere bölünmesine, eyaletlerin yasamaya esasen katılmaları ilkesine veya 1 ve 20’nci maddelerde yazılı esaslara ilişkin bir Anayasa değişikliği yasaktır.” biçiminde düzenlemeyle direnme hakkı konusunda anayasa değişikliğinin önünü kapatmıştır.

Almanya’da da Weimar Anayasası olarak bilinen ve döneminde dünyanın en ileri anayasalarından biri kabul edilen hukuki metin bol gelmiş, bu bolluğu ne hikmetse “Hitler” hissetmişti. Bu nedenle direnme hakkı, Homeros’un Odysseia’sının, Siren ismindeki denizde yaşayan güzel varlıkların seslerine aldanmamak için kulaklarına tıkadığı balmumu gibidir. Bu güzel sese aldanarak Sirenlere yanaşan denizcilerin, aldatılarak yem olduğunun altını özellikle çizelim.

Demek ki toplumsal olaylar ve tepkiler, “yaşayan hukuk” çerçevesinde hukuk metinlerine olarak işlenebiliyor. Bu tepkinin yönünün demokrasiye, gelişmişliğe ve ileriye doğru olması şart değildir. Örnekler de bunu göstermektedir. İleriye doğru yaşanan değişikliklerde; hukuksuzluklara, insan hak ve özgürlüklerine aykırı düzenlemelere, dayatmalara karşı tepkisellik ortaya çıktığı rahatlıkla söylenebilir. Peki, bu olumsuz tablo her yerden kendini gösterir, çok sayıda durumda somutlanırsa ne olacak? İşte burada gelen yanıt: “Kazuistik anayasa.” Ayrıntılı düzenlemelere sahiplik, anayasayı elbette demokrat kılmaz ama, Türkiye’de son yıllarda yaşanan hukuksuzlukların ve tepki gösterilecek konuların sayısı düşünüldüğünde, yeni bir anayasa yazımı söz konusu olduğunda madde sayısı bini bulabilir.

“Kazuistik anayasa” kavramı temel hukuk derslerinde sıklıkla geçmektedir. Aşırı ayrıntılı düzenlemeler içeren anayasalara “kazuistik anayasa” denmektedir. Karşısında ise kısa ve öz anlatımlarla hükümlerde bulunan “çerçeve anayasa” kavramı bulunmaktadır. 1982 Anayasası’nın kazuistik özelliği, 1961 Anayasası’na tepkinin bir sonucuydu ki bu tepkiye rağmen, temel devlet yönetimi konularında akıl sır erdirilmez boşluklar bırakılmıştır. Gerçi bu boşluklar “yönetimin” elini rahatlatmak için dilediği gibi yorumlaması anlamında bilinçli bırakılan boşluklardır. Yaşadığımız son 5 yıl bunun açık göstergesidir.

“Devlet başkanımız ilelebet başımızda duracak” ruh haliyle 1982 Anayasası’nda bırakılan bilinçli boşluklar, devlet başkanı gittikten sonra, aynı iradenin ruh halini paylaşan kişilerce de istismar edilmiştir. Kazuistik bir anayasayı doğrulama amaçlı değil ama, madem kazuistik bir anayasa yaptın, bari ihtiyaç olan yerlerin ayrıntısına girseydin. Yaşadığımız güncel olaylar da tam olarak bununla örtüşmektedir. Orman köylüsünün düzenlendiği; ancak; “ilelebet başımızdan ayrılmayacağı ve en iyisini o yapacağı için boş kalsın” mantığıyla hazırlanan anayasada, hükümet kurma konusundaki boşluklar yakın zamanda acı tecrübelere neden olmuştur.

Cumhurbaşkanı, 7 Haziran 2015 seçiminin ardından hükümeti kurma görevini Davutoğlu’na verdikten sonra, kazuistik 1982 Anayasası’nda olan boşluktan istifadeyle görevi ikinci olan partinin genel başkanına vermemişti. Üstelik Davutoğlu hükümeti kurma görevini 45 günlük süre dolmadan iade etmiş, görev Beştepe’de uykuya bırakılmıştır. Kooperatifçiliğin geliştirmesinin yazılı olduğu anayasada, hükümet kurma göreviyle ilgili ayrıntının olmamasının “demokratik teamüllere aykırı” davranışa temel olabileceği örneğine yeni bir anayasada tepki gösterilip, düzenleme yapılması beklenebilir.

Tepki gösterilecek o kadar çok şey birikti ki YÖK, OHAL, OHAL KHK’leri, YSK’nin yasaya aykırı karar vermesi, yargı organlarının bağımsız ve tarafsızlığını koruyamaması, yolsuzluğun yargılanabilmesinin zorluğu, temel hak ve özgürlüklerin keyfi sınırlandırılması, basın ve ifade hak ve özgürlüklerinin önündeki engeller, tutukluluğun cezaya dönüşmesi derken, yeni bir anayasanın bin madde olması olasılığı hayli yüksek. O kadar çok sıkıntı yaşatıldı ki Türkiye’ye, elbette bu etkiye hukuki tepki de olacaktır.

Thoreau’nun “devletin kendisi çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür” tepkisi gibi olmasa da demokrasiden, insan haklarından, eşit bölüşümden yana bir tepki olmalıdır. Gerek anayasa gerek teamül gerekse yürütmeye dair tepkilerin temelinde bu olduğu zaman kazuistik anayasa bile anlam kazanabilir.