Bir tasfiyenin anatomisi
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Tarih, 29 Nisan 2016: Tosya ve Gemerek’teki Asliye Hukuk Mahkemeleri, MHP’nin olağanüstü kurultay sürecini ihtiyati tedbirle durdurma kararı aldı. Aynı günkü AKP MKYK toplantısında ise Davutoğlu’nun yetkilerinin bir bölümü elinden alınarak MKYK’ya devredildi.

Tarih, 2 Mayıs 2016: Meclis Anayasa Komisyonunda dokunulmazlıklara ilişkin anayasa değişikliği önerisi görüşülürken bir kez daha kavga çıkmasının neticesinde HDP’li vekiller Komisyonu terk etti. Öneri, AKP, CHP ve MHP oylarıyla kabul edildi.

Tarih, 4 Mayıs 2016: Saraydaki “olağan” görüşmeden “olağanüstü kurultay” kararı çıktı ve Davutoğlu dönemi kapanmış oldu.

Bu birkaç güne sığan üç gelişme birbirinden ayrı olarak değerlendirilebilecek gelişmeler değildir ve bu gelişmeleri birbirine bağlayan gerçeklik Türkiye’de bir rejim değişikliği sürecinden geçiyor oluşumuzdur. “Reis”in veciz bir şekilde belirtiği üzere, Türkiye’de “parlamenter rejim bekleme odasına alınmıştır” ve bu, ülke tarihinde ilk kez “siviller” eliyle bir kurulmuş bir “ara rejim”de yaşadığımız anlamına gelmektedir. Şöyle ki, mevcut anayasa ve anayasal düzen fiilen askıdadır, ancak henüz resmen yerine yenisi de konabilmiş değildir ve bu durumu tanımlamak için elimizde “ara rejim”den daha iyi bir kavram yoktur.

Bu sivil ara rejim, anayasanın, anayasal düzenin, yani parlamenter sistemin ve hukukun askıya alınmış olmasıyla somutlaşmaktadır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki biçimsel ayrım bu süreçte tamamen ortadan kalkmış, güç bütünüyle tek bir merkezde ve tek bir kişide toplanmıştır. Tam da bu nedenle o güç, başkanlık yolunda engel çıkaracağını düşündüğü için bir muhalefet partisinin kurultaya sürecine müdahale edebilmekte, dokunulmazlıkların kaldırılması meselesi üzerinden meclis aritmetiğini kontrol etme ve oradan başkanlığa gitme planlarını adım adım hayata geçirebilmekte, başkanlık hedefleriyle uyuşmadığını düşündüğü için iktidar partisinin genel başkanını ve başbakanını görevden alabilmektedir.

Evet, Türkiye’de yaşanan bütün gelişmeleri rejim değişikliği ve başkanlığa geçiş bağlamına yerleştirerek okumak gerekmektedir ve Davutoğlu’nun tasfiyesi de bu bağlama yerleştirildiğinde bir anlam kazanmaktadır. Davutoğlu retorik düzeyde başkanlığı savunuyor gibi görünse de, gerçek anlamıyla bu sürecin bir parçası olmamış, bulunduğu konumdan, yani başbakanlıktan kaynaklanan gücünü artırmak ve etki alanını genişletmek istemiştir. Bu anlamda Davutoğlu, nesnel olarak, düzen siyasetinin şu anki iki kutbunu oluşturduğunu söyleyebileceğimiz “parlamenterist” ve “başkanlıkçı” pozisyonlardan “parlamenterist” kanada dâhildir dememiz yanlış olmayacaktır.

Aynı şekilde devlet aygıtının içerisindeki parlamenterist unsurlar da, Erdem Gül’ün birkaç gün önce Cumhuriyet’te yayınlanan değerlendirmelerini hatırlayarak söyleyecek olursak, başkanlığa karşı Davutoğlu’nun yanında konumlanmanın işaretlerini vermeye başlamışlar, zaten bu işaretler yoğunlaştığı anda da Saray sürece müdahale etmiştir. Aynı şekilde, Davutoğlu’nun uluslararası arenada da kendi “özerk alanını” genişletmeye çalıştığı ve Saray tarafından kendisine çizilen “kırmızıçizgileri” aşma eğilimleri gösterdiği fark edildiğinde tasfiye süreci hızlanmıştır.

Bu tasfiye, inşa edilen rejimin doğasını ve karakterini ortaya koyduğu gibi, Sarayın bu rejimin merkezi olduğunu, gücü elinde tuttuğunu, Sarayda muazzam bir güç birikmesi olduğunu göstermektedir. Bu durum ilk bakışta Sarayın lehine gibi görünse de, diyalektik hiç de öyle söylememektedir. Saray elbette ki siyaseti dizayn edebilecek bir güce sahiptir ama o dizayna bu şekilde mecbur kalması üzerinde mutlaka durulmalıdır. Seçimlerin üzerinden sadece altı ay geçmişken, “istikrar” vaadiyle iktidar olunmuşken ve % 50 oy alınmışken, başbakanlık ve genel başkanlık makamında oturan kişiyi tasfiye etme zorunluluğu rejimin kırılgan ve krizlerle yüklü doğasına işaret etmektedir ve tam da bu nedenle yeni Türkiye “süreklileşmiş krizler rejimi”dir.

Bir yandan güç Sarayda “birikmektedir” doğru ama öte yandan da aynı güç Saraya doğru “daralmaktadır.” Yol arkadaşlarının hepsi tasfiye edilmiş, partideki “ortak akıl” ortadan kalkmış, kurumsallık yerini tek adamın iki dudağı arasından çıkacak sözlere bırakmış, manzara “parti-devleti”ni de aşarak Saray çevresinde toplanmış bir “aile-devleti” görünümüne bürünmüştür ve bu durum küresel sistem tarafından da gözlemlenmektedir. Yani rejimin ve tepesindeki ismin en güçlü gibi göründüğü an, en kırılgan ve en krizlere açık olduğu andır da aynı zamanda. İşte bu nedenle, Sarayın başkanlığa geçmek ve gücünü artırmak için atacağı her yeni adım, kırılganlığının ve krizinin derinleşmesi anlamına da gelecektir bu saatten sonra ve odaklanılması gereken yer tam olarak burasıdır.