Bir teselli ver!
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Olup olacağı bir teselli, okuyanı da fazla beklentiye sokmamalı. Olay çoğu zaman olduğu gibi Eskişehir’de cereyan ediyor. Galiba geçen yıl da yazmıştım, “Es be birader es!” diye bir başlıkla, 50. yılını kutlarken küme düşmek olur mu demiştim. Sonunda kurtuldu

HAYDAR ERGÜLEN
@haydarerglen

Üstbaşlık tuhaf, yazının başlığı da arabesk olunca... ne olur bu durumda? Olasılıkları sıralayalım. Bir, hangi ülkede yaşadığın belli demektir. İki, şimdi böyle bir yazı yazmanın ne yeri ne gereği vardır. Üç, eylül de geçti ama yazar bunu bilmemektedir. Dört, artık yazılara böyle başlıklar atılıyorsa durum vahim demektir.

Ben yazdığıma göre yanıtı vermek de bana düşer. Hem hepsi hem hiçbiri. Hepsi çünkü, durum ortada, hiçbiri çünkü, sanırım bir tek tarihimiz var, o da ‘yenilgiler tarihi’. ‘Bu en sonuncu yenilgimizdir artık...’ demeye kalmadan bir yenisi... Tarikat olsak ‘mağluplar tarikatı’ derdik adımıza, cemaat olsak ‘yenilmişler cemaatı’ bir sendika kursak, ‘kaybedenler sendikası’ olurduk, demek ki her koşulda kendimize bir avunmalık bulurduk. Olmadı Oktay Rifat’tan bir şiir isterdik, “Bir çift paçalı güvercin olsun/avunulmazı getir bana” derdik, belki de Cemal Süreya gibi “avunmalık tende çoğa oturdu” diye söylenirdik.
Bir yandan semahta söylendiği gibi “korular kalmadı kara yurt oldu/Ali’m ne yatarsın günlerin geldi” diyoruz, bir yandan da katlanmak için, çaresiz ve umutsuzca teselli bulmak istiyoruz. Belki dünyadaki varlığımız da avunmakla olasıdır. Düşünüyorum öyleyse varım dediğimiz gibi, dedim ama, diyor muyuz acaba, yoksa tersi mi geçerli artık, düşünmüyorum öyleyse varım dememiz gerekiyor sanırım. Asıl olarak da ‘avunuyorum öyleyse varım’ demek gerekiyor belki de. Her ne kadar bunu hemen arabeske tercüme edip ‘bir teselli ver’e dönüştürmekte üstümüze yoksa da, olsun, teselli aramak da bir ümit etme biçimidir. İnsandan ümit kesilmediğini gösterir.

bir-teselli-ver-90226-1.

Bu durumlarda, hangi durum demeyeceğinizi biliyorum, ama yazı ahlakı gereğince söylemeliyim, yani başımıza gelenlerde, başımıza gelmeyen mi var demeyin lütfen, belki vardır daha, uzatmayayım, eskiden günümüze yaşadıklarımızda ve dahi yaşayamadıklarımızda, bize yapılanlarda ve yaşatılanlarda ne teselliler bulduğumuzu hatırlarsak, bu konuda hiç de fena olmadığımız ortaya çıkar. Yani avuntuda üstümüze yoktur. Buna benzer bir cümleyi hatırlıyorum, ama demek ki hem inandırıcılığı bakımından hem de sahiciliği açısından tekrarında fayda var diye düşünmüş olmalıyım ki, bir kez daha yazdım işte.

Orta sahada top çevirmek... İftiharla mı yoksa gururla mı söylemem gerekir bilmiyorum, pek emin değilim, şu ‘orta sahada top çevirmek’ deyimini de ilk kez kullanıyorum bu yazıda ve bakın şu yazının işine ki tam da top gibi mevzulara girmek üzereydim. Yani ben de tam topa girmek üzereydim diyeyim. Bu arada madem bir samimiyet buhranı halinde ilerliyor yazı, söylememde beis yok. Bu yazıyı 3 hafta önce pastırma yazının resmi başlama tarihi ya da hakemin maç bitiş düdüğünü çalmasının ardından yazmaya başlamıştım. Pastırma yazı da bitmek üzere olduğuna göre demek ki bir mani de kalmadı. Öyleyse teselli kabilinden olsun yazayım bitsin dedim. Küçük de olsa bir ümidim vardı...

Olup olacağı bir teselli, okuyanı da fazla beklentiye sokmamalı. Olay çoğu zaman olduğu gibi Eskişehir’de cereyan ediyor. Galiba geçen yıl da yazmıştım, “Es be birader es!” diye bir başlıkla, 50. yılını kutlarken küme düşmek olur mu demiştim. Sonunda kurtuldu, düşmedi ama bizim de gözümüzden çok yaş, içimizden çok yaprak düştü. Meğer hepsi düşmemiş ve düşecek şeyler de gözyaşı ve yapraktan ibaret değilmiş. Klişeyi ben de kullanacağım izninizle, Eskişehir Eskişehir olalı böyle zulüm görmedi! Süperlig başlayınca birini yendi, sonraki tüm maçlarda yenildi. Tamam biz de yenildik, yenilginin adını unuturuz çoğu zaman ama tadını unutamayız. Acaba tersi olsa daha mı iyiydi, yani tadına varmasaydık, adını da unutmasaydık! En son şu Osmanlıspor mu neyse, işte Gökçek’in takımı, ‘şuna bir Eskişehir tokadı aşketsen!’ dememişim gibi, Eskişehir’de üstelik gelip 2 Osmanlı tokadı atınca Es Es’e, o zaman galiba hem kendimi kaybettim hem de Eskişehirspor’la olan ruhi, hissi, zihni ve kavmi bağlarımı! Skor önemli değil spor önemli! Gel gör ki taraftar denilen ve güruhtan başka bir sıfat bulamayacağım, evet aşağılıyorum, bir vahşiler topluluğu, herhalde IŞİD’e sempati duyan yüzde sekizin büyük çoğunluğunu bunlar oluşturuyor, Ankara’da, Paris’te, Lübnan’da, Nijerya’da dinci terörün katlettiği insanların akıbetini onaylıyor, hatta seviniyor olmalı ki, bir helva dağıtmadıkları kaldı!

Saflık mı naiflik mi ne dersiniz bilmiyorum ama, ben Es Es’ten işte Osmanlıspor’undan başlayarak bunların alayına bir tokat çakmalarını istemiştim. Kim olarak? Kim olarak olacak, “Mutlu Azınlık”tan biri olarak elbette. Mutlu azınlık tarifini küçümseyin, gayet kullanışlı bir şey ve bizim halet-i ruhiyemizin de tam karşılığı bana kalırsa. Feyyaz Kayacan’n da bu adla bir oyun kitabı var. Eskiden, belki hala öyledir, ‘mutlu azınlık’ deyince burjuvazi gelirdi akla. Biz de onu kavgaya davet ederdik ya, galiba önce o bizi kavgaya davet etmişti de, Nazım Hikmet bu davete icabet olarak şu şiiri yollamıştı. “Sacco ile Vanzetti”nin şiiriydi bu: “Burjuvazi,/katletti içimizden ikisini/Bu iki ölü ölmeyen ölümüzdür!/Burjuvazi/kavgaya davet etti bizi/davetleri kabulümüzdür/Biz nasıl bilirsek hep bir ağızdan gülmesini/biliriz öylece yaşamasını ölmesini”.

Burjuva değiliz, olsa olsa küçük burjuva sayılırız ama demem o değil, her ne kadar davetikabul ettiysek de burjuvaziyle savaşı kazanamadık, fakat onun elinden önemli birkavramı aldık, o kavram ‘mutlu azınlık’tır. Biz artık mutlu azınlığız. Ölülerimizle, yaralılarımızla, kayıplarımızla, rengimizle mutlu bir azınlık olduk bile çoktan.

İşte yeni ve büyük tesellimiz bu. Cemal Süreya’nın “Biz kırıldık daha da kırılırız” dizelerini biraz değiştirerek “Biz yenildik daha da yeniliriz” demekten yorulmadık, denemekten bıkmadık. Mutlu azınlık olduğumuz için doğal olarak teselli kaynaklarımız ve avuntu cümlelerimiz de kendimize benzettiğimiz insanlardan, yerlerden geliyor elbette. Hemen Beckett geliyor aklımıza ve “dene, yenil, yine dene, yine yenil” derken biz de yenilginin güzelliğine kapılıyor ve şairi de bol bir kabile olarak ‘güzel yenilgi’ şiirleri yazmaya koyuluyoruz. İlk mi? Ne münasebet! Bzden iyi kimse yenilemeyeceği için, yenilginin şiirini de bizden iyi kimse yazamaz! Biz, yani mutlu azınlık!

Aynen böyle oluyor, azaldıkça daha mutlu oluyoruz sanki! Kendimizi daha önemli değil ama daha değerli bulmaya başlıyoruz. Yok, o kadar değil, millet göktaşı parçaları topluyordu ya bir ara, bizimki gözyaşı parçasından öteye geçmez. Yani değeri de o kadar işte!

Yıllardır orda, şurda ve şimdi de burda Eskişehir ve Eskişehirspor hakkında yazılar, bazen de şiirler yazarım. Artık ikisi bir ve aynı şey sayılır benim için, ve hemen tüm Eskişehirliler için. Eskişehir’le ilgili yazdığım tüm yazılarda Eskişehirspor da yer alır...dı bir kaç hafta önceye değin. Hayli uzun bir yazı yazdım, ‘Altıncı şehir olamayan Eskişehir’ başlıklı. Yazıyı yolladım, fakat bir tuhaflık, bir eksiklik var gibiydi. Ertesi gün yeniden baktım ve acıyla gördüm ki, Eskişehirspor’a sanırım ilk kez değinmemişim, adeta unutmuşum, aklıma bile gelmemiş! Çok üzüldüm elbette. Onların hali beni nasıl etkilediyse unutmayı yeğlemişim. Ve unutmuşum da.

Eskişehirspor bir bahane değil bu yazı için elbette, ama hiç olmazsa bir teselli verebilirdi bize. Olmadı, vermedi, bir de şu tribünlerdeki soysuz sürüsü, insan demeye de dilim varmıyor. Bu kadar.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız