Bir yalnızlık hikayesi: “Kul”
12.03.2017 12:32 BİRGÜN PAZAR

MELTEM YILMAZ

Seray Şahiner’in yeni romanı “Kul”, raflardaki yerini aldı. Şahiner’in okuru, apartman merdivenlerini silerek geçimini sürdüren Mercan’ın dünyasına doğru bir yolculuğa çıkardığı romanda; kentsel dönüşüm, annelik “statüsü” gibi meseleler de yer alıyor.

» Yeni kitabın hayırlı olsun. Bu romanda bir yalnızlık hikayesini kaleme alıyorsun. Romanın adı neden KUL?
Anonim bir kavram olduğu için. Mercan, ne yapsa özel isim olamıyor. Aslında bu hem şikayetçi olduğu hem heveslendiği bir durum. Kalabalığa karışmış ama kalabalıktan dışlanmış da… Birileri için özel olmak istiyor ama asıl muradı, o dışlanmışlık durumundan kurtulup herkes gibi olmak. İletişim kurmak için gerekli yollarının olmadığını düşünüyor. Apartman merdiveni silerek geçimini sürdüren bir kadın. Muhitindeki aynı sınıfa mensup olduğu eşi dostu, kentsel dönüşüm yüzünden Samatya’dan taşınmak zorunda kalmış. Semtin yeni sakinleri de, ne Mercan’la iki çift laf ediyor, ne onunla cem evine gidiyor… Evli ama kocası gitmiş. Çocuğu olsaydı onun parka çocuğunu oynatmaya getiren anneler, okul aile birliğindeki veliler, aynı apartmandaki çocuk sahibi komşularıyla aralarında bir iletişim aracı olacağını düşünüyor. Mercan, düştüğü bütün o yollarda muhatap olacağı bir kul arıyor.

» Bu arayışı kendi içine mi, yoksa dışarıya yollar açarak mı yapıyor?
Öyle net bir tercih yapamıyor. Eşikte. Önce muhatabını dışardan bekliyor. Yani evden giden kocasının dönmesini… Sonra dışarı çıkıp kocasını ve kocasını döndürecek yolları arıyor. Aslında bağlanacağı birini ararken özgürleşiyor. Kocası gitmese de adak adadığı türbe yollarına düşmese İstanbul’u tanıyamazdı Mercan. Allah’la kul arasında kalıp yaşadığı şehre varan bir karakter.

» Fark edilmeyen bir karaktere yönelik bir farkındalık yaratmak, hangi açılardan zorlayıcıydı?
Hani ilkokulda sınıflarda öyle öğrenciler vardır. Sorunun cevabını bilseler de parmak kaldırmazlar da öğretmen bakışlarından onların bildiğini fark edip söz versin diye beklerler. Kul’un kahramanı Mercan da öyle bir karakter. Cevapları biliyor yahut kendince üretiyor ama… Ona soru soran yok. Sonra evriliyor, parmak kaldırmaya başlıyor, ama ona sorulmamış sorulara… Bu sefer de sesini duyan yok. Sınıf meselesiyle de alakalı bir mevzu. Mercan üstün olmak istemiyor, hizalanmak istiyor. Mercan’a taraf bir anlatı kurmak istediğimden, dış gözle bakma tuzağına düşmemeye çalıştım.

bir-yalnizlik-hikayesi-kul-256946-1.

» Hikayede, kentsel dönüşümün bireylerin hayatlarına yansımasını da görüyoruz. Bu, bir olgu olmakla beraber, senin mekanlara atfettiğin önemin bir parçası diye düşünüyorum.
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, savun… Artık durumumuz bu. Alıştığımız hiçbir şey artık olağan değil. Bir mahallenin 10 yıl önceki haliyle kalmasının haber değeri var. Biz şehri korumaya çalışırken, kendi hatıramızı, hafızamızı, çocukluğumuzu da korumaya çalışıyoruz. Kentsel dönüşüm adı altında dayatılan, alzheimer.

» İktidar sözcülerinin kadınlığı ancak annelikle taçlandırıldığında anlamlı bulan söylemlerinin topluma nüfuz ettiği bir ortamda, çocuk mevzusunu da ele almış olman önemli. Bu meseleye hangi açıdan bakarak kafa yordun?
Annelik bir sosyal statü, çocuk da bir aksesuar, bir sosyalleşme aracı olarak sunuluyor. Üreme içgüdüsünün reklamının bebeklerin altına işemesi üzerinden yapılmasına mana verebilmiş değilim. Ama öyle olacak tabii, başka türlü o bebek bezini nasıl satacaklar? Yanlış anlaşılmasın, bebeğe de bebek bezine de karşı değilim. Çocuk hayatınızın mucizesi bakın çişini bile tutamıyor sloganlarıyla ürün satılmasını garipsiyorum sadece. Mercan da çocuk isteyen, biraz da sistem tarafından yeniden imal edilmiş annelik statüsünden dolayı çocuk isteyen bir kadın. Yine de; dizilerden tanıdığı bir oyuncuyu, bebek maması reklamında görünce: “normalde, dizilerde yani; fönsüz kamera karşısına geçmez bu, şimdi sırf saçını süpürge etmiş anne havalarına girecek diye saçını tepeden ibibik gibi toplamış, çocuğunun gazını çıkarıyor.” diyor.

» Peki, Mercan varlıklı bir kadın olsaydı mutlu olur muydu?
Mercan’ı mutsuz eden, az kazanmasından ziyade, medya tarafından çok harcamanın dayatılması. Kocası gidince, özgürleşmenin ilk adımı olarak, kendime vakit ayırmalıyım diyor. Televizyonda hep görüyor, kadınlar kendine zaman ayırmasını biliyor! Deniyor da… Televizyonda gördüğü kadarıyla, hep paraya bakıyor kendine vakit ayırmak. Hoş, ucuza yapılacak şeyler de var: hobiler. İki çile yün alıyor. Ee? Bebeği yok ki patik örsün, kocası yok ki kazak örsün; kendi başına ördüğü en büyük çorabın kocasını göndermesi olduğuna kanaat getirip örgüyü bir kenara atıyor.

» Yine adanma, kendini adama…
Evet. Kendini birine adamak istemesinin en temel sebeplerinden biri de bu aslında; az çok, varını yoğunu adayabileceği biri olursa hayatında, paylaşacak az şeyi olmasından gocunmayacak; aksine, elindeki azı bile verdiği için bonkör hissedecek. Ama yalnızken, kendine vakit ayırmak… Televizyonda görüyor: yaşam koçları, alışveriş merkezlerinde kafa dağıtmak, organik beslenmek… Deniyor da, alım gücüyle tanıtılanların faturası denk gelmeyince şu noktaya varıyor: “Zaten bu insanlar âleminde, organiği değer görmeyen tek şey insan.”

bir-yalnizlik-hikayesi-kul-256947-1.

» Önceki romanın Antabus’ta da kendi ayaklarının üstünde durmaya çalışan bir kadından bahsetmiştin, bu kitapta da. İkisini birbirinden ayıran nedir?
Antabus’taki Leyla, ayakta durmak için etrafındakilerden kurtulmaya çalışıyordu. Babasından, patronundan, kocasından… Kul’daki Mercan ise tam tersi bir durumda. Ayakta durmak için yanında birinin olmasına ihtiyaç duyuyor. Leyla’nın en büyük hayali boşanmak, Mercan’ın en büyük hayali kocasının eve dönmesi. Mercan aslında özgür. Kendine bakıyor, üzerinde iş dışında bir baskı yok… Ama Mercan kendini adamak üzere yetiştirilmiş. Bir kocaya, bir evlada… Evet. Düşe kalka da olsa kendi ayaklarının üstünde duran bir kadın. Fakat elinden tutacağı kimsenin olmaması, başkalarına muhtaç hissetmesini sağlıyor. Ama Mercan’ın da Leyla’nın da isyanı, bakıp da görmezden gelene.

» Kitabında yazarla ana karakterin, seninle Mercan’ın ilişkisini nasıl anlatırsın?
Mercan, isyan etmek için çok sebebi olan ama çoğu zaman buna cesaret edemeyen bir karakter. Tanrı anlatıcıyı, Mercan’a yoldaş yaptım. Hani derler ya ne çektiğimi bir Allah bilir, Mercan’ınkini bir de tanrı anlatıcı bilir… Mercan iç sesi baskın bir karakter, isyana çekindiği noktalarda, tanrı anlatıcı onun meramıyla söze giriyor. Biraz cumbaya yaslanmış bir mahalli abla gibi kurguladım anlatıcıyı da… Mercan, Antabus’taki Ülker Abla’yla birlikte, yazdığım karakterler içinde en sevdiğim... Zaaflarını mücadele aracı yapmış bir kadın.

» Kitaba noktayı koyduğunda sende değişen neydi, bu hikaye yazarlığına ne kattı?
Önceden, yazarken, “bunu ailem okusa hakkımda ne düşünür?” derdim, bu kaygıyı ardımda bıraktım, özgürleştim. Sonra, “bunu Vedat Türkali, Orhan Kemal, Murathan Mungan okusa ne düşünür?” diye evhamlanmaya başladım. Hatta, evet kabul ediyorum bir gençlik potuydu, Vedat Türkali’ye dedim ki, “sizi okudum, çok etkilendim, artık yazmaya utanıyorum.” O da bana dedi ki, “Ben Sheakespeare’in üstüne yazdım, sana ne oluyor?” Nur içinde yatsın… O sözünün üstüne tekrar yazmaya başlayabildim ve biraz daha özgürleştim. Kul’da “bu kitabı Mercan’a benzeyen bir kadın okusa ne düşünür?” diyerek yazmaya başladım. O da bir baskı, kabul ediyorum. Ama anlattığım karakterin, yazdığımı okusa ne düşüneceğini ön plana koymak bile benim için büyük bir merhale.