Bir yürüyüş düşü
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

İnsanın elinden düşüremediği, kimi gereksinim duyduğu kitaplar vardır. Benim için bunlardan biri de Guy Debord’un Gösteri Toplumu’dur (Çev. Ayşen Ekmekçi-Okşan Taşkent, Ayrıntı Yayınları):

“Modern üretim koşullarının hâkim olduğu toplumların tüm yaşamı devasa bir gösteri birikimi olarak görünür. Dolaysızca yaşanmış olan her şey yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır.( …)Zaman, Hegel’in de belirttiği gibi, zorunlu yabancılaşmadır, yani öznenin kendisini kaybederek kendini gerçekleştirdiği, kendi hakikati olabilmek için başkası haline geldiği ortamdır…

(…)Gösteri öncelikle ideolojidir, çünkü kendi bütünlüğü içinde, bütün ideolojik sistemlerin özünü sergiler ve gösterir: yoksullaşma, köleleşme ve gerçek yaşamın yadsınması…” Bir bölümün başına da Shakespeare’den (IV.Henry) bir alıntı yapmış Debord: “Hey baylar, hayat kısa…Ve bizler eğer yaşıyorsak, kralları çiğnemek için yaşıyoruz…” Anlatım da yoğun, sayfaları karıştırırken bir ağırlık çöküyor üzerime, dalıp gidiyorum uykuya. Düşümde bir tutukevinin kapısı… Bilmem ben miyim oradaki? Belki ben, belki sen, her kimse o kişi konuşuyor: “Bunu amirine verir misin?” “Ne bu?” diye soruyor nöbetçi. “Dilekçe.”

Zarfı açıyor ve diyor ki:” Mektup gibi bir şey…” “Nasıl yani,” diyorum, “ne diyor?” “Gandi’den… şey…” “Kime mektup, sonuna bak?” “Herr Hitler. Tarih 23.7.1939… Bu ne yaa?” “Off salak ben, yorgunluktan karıştırmışım kağıtları…” “Burada da duyduk Gandi’yi.” “Ben biraz edebiyatla ilgiliyim de, mektup da bir türü; Nâzım Hikmet’in, Balzac’ın, Goethe’nin, Kafka’nın mektupları…” “Kim ki onlar?” sorusuna açıklamalar getireceğim de olmuyor, nöbetçi esas duruşa geçiyor. Gelen belli ki Tutukevi Yöneticisi…” Bana bakmadan konuşuyor: “Bu kim nöbetçi, nasıl gelmiş buraya kadar, ne istiyor?” “Dilekçe verecektik de yanlışlıkla Gandi’nin mektubu…” diye girivermek istiyorum araya ki “Demek mektuplar...” diyor; “Tolstoy’la da yazışmışlar. Onun hayranı. Ama o Gandiji, sizin Gandi değil!” diyor. “Birisi yazmış: ‘Önemli olan Gandi değil, “Gandiji” olmaktır! Kadın olsun erkek olsun; Hindistan’da biri ancak herkesin saygısını ve sevgisini kazandığında adının sonuna ‘–ji’ ekini alır. Gandi adını ailesinden, -ji ekini halkından aldı!’ Şaşırdınız mı? Siz yürürken biz de dersimizi çalıştık biraz,” diyor bilgece. “Ne demek istiyorsunuz?” diye soruyorum. “Gandi öyle adalet falan lafları etmiyordu. İngilizlerin sömürgecilerin defolup gitmelerini istiyordu. Tuz Yürüyüşünün ana amacı buydu…” “Doğrudur,” diyorum, “ancak dönem, durumlar farklı, şimdi günümüz koşullarında…” Beni dinlemiyor bile: “Gösteri dünyası! Bu yürüyüşte bayraklar açılıyor, liderin söyleşileri bitip tükenmiyor, hem kişisel reklam hem CHP propagandası yapılıyor, başka örgütlenmelerle ittifaklar kuruluyor, onlar da cezaevleri önünde demeçler vermek istiyor, vs, vs...” “Efendim, biz bunları tartışmak için gelmedik.” “Ne için geldiniz?” “Ziyaret nedenimiz…” Başından savmak istiyor: “Dilekçe kabul etmiyorum…” Kızgınlığını nöbetçiden çıkarıyor, sesini yükselterek: “Ne içeri aldın bunu?!” Komutanım baksana, dışarıya, arkasını görmediniz galiba. “Ne varmış?” Dönüp bakıyor. Büyük bir şaşkınlıkla, “O ne yahuu, ucu bucağı gözükmüyor.” “Valla komutanım milyonlarca insan var bekleyen dışarıda!” Yönetici dönüyor bana: “Niye dayandınız kapıya? Kimi ziyaret edeceksiniz?” “Pek ziyaret sayılmaz aslında. Biz insanları tutukevlerinde görmeye gelmedik, onları götürmeye geldik.” Soğukkanlılığını yitirmemeye çalışıyor: “Pek de kalabalık gelmişsiniz. Vay be, ne şakası bu?” “Yok, çok ciddi!” “Sen dalga mı geçiyorsun arkadaş; bu memlekette adalet var, hak var, hukuk var…”

“İşte onlar adına almaya geldik! Öncelikle Nuriye ile Semih’i. Onların durumu acil. Sonra siyasileri, gazetecileri, yazarları, çizerleri, sanatçıları, eğitimcileri, içeri tıktıklarınızı…” “İzin vereceğimizi mi sanıyorsunuz?” “Dışarıda bir milyondan çok insan bekliyor. Tutuklayacak mısınız, yoksa ateş mi açacaksınız üzerimize?” “Olamaz mı?!” “Olabilir mi? Peki olursa ne olur?”

Birden sıçrayarak uyanıyorum.

Uyuyup kalınca, yürüyüşün son gününe yetişemiyorum. Ama gitseydim, bu düşü görebilecek miydim?