Anasayfa ARŞİV Birarada yaşamanın tarihdeki üç hali

Birarada yaşamanın tarihdeki üç hali

Hrant haftasına giriyoruz. 19 Ocak’ta bir yıl oluyor. Önümüzdeki hafta birçok anma etkinliği düzenlenecek. Böyle bir cinayet, Türkiye gibi, bir toplumda çok köklü bir değişimin başlangıcı sayılabilir, o toplumu derinden etkileyip sarsabilir ve değişimi için bir başlangıç olabilirdi. Daha doğrusu en tepeden en aşağıya toplumun vicdanının harekete geçirecek cinayetlerdir bu tür saldırılar. Vicdanı ve aklı olmayan toplumlar kaybetmeye, yoksullaşmaya ve giderekte yok olmaya mahkûmdur. Hrant cinayeti ne yazık ki Türkiye’nin aklını ve vicdanını geri getirmedi. Hrant’tan sonra Türkiye çok sağlıklı bir toplum görüntüsü çizmedi. Yine çocuklarımızı öldürdük, dağlarda ve şehirlerde. Bu niye böyle; niye Türkiye kendini aşağılayan, yoksullaştıran, sürekli geriye iten bir cenderenin içinde kıvranıp duruyor.


Çünkü Türkiye’de siyasi iktidarı elinde tutanlar hatta onun ötesinde akli iktidarı elinde tutanlar da bu toplumun içe kapanarak, giderek faşizme varan bir sıkışma hali ile sorunlarını çözeceğini sanıyor. Başbakan eylem planı açıklıyor, eylem planında AB sürecinde sonuna kadar ısrar edeceklerini söylüyor ama aynı gün Cemil Çiçek 301 kimsenin derdi değil diyebiliyor. Üstelik böyle diyen bakanı kimse dert etmiyor. Tabii bu ikincisi daha vahim bir durum. Cemil Çiçek’in böyle konuşma cesaretini bulmaması gerekirdi. Hele Hrant Dink’in ölümünün seneyi devriyesinde. Ama konuşuyor. O zaman herkesin şapkasını önüne alıp bir kez daha düşünmesi gerekir. Çok ağır olacak ama Hrant’ı öldüren de biziz; Cemil Çiçek’i böyle konuşturanda.


Siyasi iktidarı elinde bulunduranların riyakârlığı, çözümsüzlüğü tabii ki önemlidir ama bir yere kadar. O yerden sonra toplumun dinamiklerinin devreye girmesi gerekir. Bunu yapamıyoruz. Çünkü ne yazık ki, Türkiye’de kamuoyunu oluşturan akli iktidarda Cemil Çiçek gibiler düzeyinde. Türkiye’nin yazılı ve görsel basını, üniversiteleri, aydınları, yazarları ve tabii ki muhalefeti özünde Cemil Çiçek’ten çok farklı düşünmüyor.


Bir eşik var ve Türkiye orayı aşamıyor. Bu yalnız demokrasi ve bir arada yaşama kültürü geliştirme gibi uzun soluklu oluşumlar için geçerli değil. Ekonomi konusunda da böyle. Örneğin Türkiye’nin önde gelen iktisatçıları hala bir sonuç olan cari açığı tartışıyor.


Doğrudan sonuçları tartışmanın ab-sürtlüğü bir yana, cari açık, eğer onların dediği gibi, tek başına bir sorunsa buna karşı geliştirdikleri bir tez de yok. Kaldı ki, bu cari açık sorunu onların savundukları politikaların sonucu. Dünya Bankası’nın son raporunu egemen medya hasıraltı etti. Her yıl Dünya Bankası raporları manşet olmasa bile ekonomi sayfalarında manşet altı verilirken bu yıl gözükmedi bile. Çünkü Türkiye’nin küme düşmek üzere olduğunu söylüyor rapor.


Artık iki lig var dünyada birincisi fazla veren ve teknoloji geliştiren ekonomiler ikincisi de Türkiye gibi borçlanarak durumu idare edenler. Bu ikinciler artık teknolojide gelişti-remiyorlar. Dünya Bankası raporu Türkiye, Macaristan ve Arnavutluk’un Avrupa ve Orta Asya’daki büyüme düşüşlerinden 2008’de sorumlu olacağını söylüyor. Ayrıca raporda Güney Afrika, Latin Amerika ve Türkiye’nin içlerinde bulunduğu grubun doku mühendisliği, kuantum şifrelemesi, bilgiye her an ulaşım gibi üst düzey teknolojileri uygulayamayacağı belirtiliyor. Türkiye teknoloji üretme ve bunu etkin kullanmada Çin, Rusya ve Doğu Avrupa’dan geri kalacak.


Sonuç olarak, ABD’deki daralmayı gelişmekte olan Asya, petrol zengini Rusya, teknoloji geliştiren Avrupa ve Hindistan telafi ederken açık verip başkasının parasıyla büyüyen ve durmadan borçlanan Türkiye gibiler teknoloji ürete-medikleri gibi dünyanın ürettiği teknolojiden de giderek uzaklaşacaklar. Peki, sizce bu durumla Hrant cinayeti ve bu cinayet sonrası yaşadıklarımızın paralelliği yok mu? Var tabii. Aynı zihniyet: Bir katilin aklına kadar düşmekle IMF’nin aklına uyup Türkiye’yi yoksullar ligine düşürmek arasında hiçbir fark yok.


BİRARADA YAŞAMANIN 1. HALİ
Tahammül edememek, katlanamamak, ötekileştirmek tüm bu olumsuzluk içeren kavramlar kişisel durumları ifade eder. Ya da ilk önce öyle anlaşılır. Ama daha ötesi vardır. Tahammül edememek kavramı, bir toplum biçiminin önemli, ayırt edici bir yanını da anlatır.


Sıkça söylenir, Osmanlı, birçok kimliği, rengi bir arada tuttu. Ama aynı Osmanlı yönetici erki, iktidar için kardeşkanı döken geleneği de yaratmıştır. Osmanlı saraylarda iktidar için birbirini kırmıştır ama sokakta kardeşi kardeşe iktidar için kırdırmamıştır. Osmanlı için imparatorluğun genişleyen toprakları ve bu topraklardan saraya gelen gelir önemliydi sadece. Yani haracın sürekliliği Osmanlı için ilk sıradaydı. Arap’la, Türk, Türk’le Çerkez arasında fark yoktu. Tabi her biri “padişahım çok yaşa” dediği müddetçe.


Niyazi Berkes, Tanzimat rejiminin asıl başarısızlığının, Osmanlı ideolojisini uluslaşma doğrultusunda dönüştürememiş olması olduğunu söyler. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu Avrupa siyasasına girdiğinde, bir arada tuttuğu halkların uluslaşma akımlarını da göğüslemek zorluğuyla yüz yüze geldi. Bu zorluk bir müddet sonra ulusal ekonomilerin Osmanlı topraklarını sömürgeleştirme çabalarına dönüştü. Sultanlık ve Halifelik egemenlikleri ulus egemenliğinin yerini tutmuyordu. Yani, Osmanlılık, toprak, ulus ve sınıf gelişmesi gibi ulusal ekonomi kalkınmasında şart olan direklerden yoksun bir egemenlik olduğundan hızla, ulusal olan karşında (Avrupa) geriledi ve ona teslim oldu. Peki, bu yeni (ulusal) egemenliğin unsurları neydi? Bir kere yeni bir sınıfı (Burjuva) ve onun devletini içeriyordu. İkinci unsur da pazar kavramıydı. Ama bu öyle feodal şehir pazarları gibi pazar değildi. Bir ulusun yaşadığı toprakların tümüydü. İşte bu topluluklar ilkönce bir kral çevresinde ulusal birliklerini gerçekleştirdiler. Bunlar kan bağı, dil bağı ve kültürel homojenlik gibi aynı-laştırıcı öğeleri taşıyorlardı. Merkantilizm gibi ekonomik atılımlar ve reform gibi dönüşüm süreçleri yeni sınıfın (burjuvazi) egemenliğini ilan etti. İşte tam burada “öteki” kavramı çıktı.


Sermaye birikimi için, aynı şeyleri giyen, aynı şeyleri yiyen, aynı dili konuşan, benzer zevkleri ve alışkanlıkları olan ve coğrafi olarak sınırlandırılmış bir toprak parçası üzerinde tüm bu ekonomik, sosyal, kültürel yaşam formunu idame ettirecek topluluk-lar(uluslar) oluştu. O halde ulusal egemenlik; yeni bir sınıfı ve devleti, aynı-laşmış bir topluluğu, o topluluğun ekonomisini( pazarını) ve hukukunu (meşruiyetini) içeriyordu. Artık Alman, Almana, Türk, Türk’e benzemelidir.


Alman Topraklarında Türk gibi davranmak olmaz. Çünkü o zaman Alman burjuvazisinin Almanlar için ürettiği mallar satılmaz. O halde, ulusal ekonomilerde doğru dürüst ve kesintisiz bir sermaye birikimi için “öteki” ne yer yoktur. Hatta “öteki” düşmandır. Ya sınır dışı edilmelidir, ya da hızla asimile edilmelidir.


İşte tam burada tahammülsüzlüğün ekonomi-politiği başlar. Türk, Türk gibi davranmalıdır. Kadın kadın gibi, erkek de erkek gibi. Kimlikler, cinsiyetler bellidir. Bunların dışına çıkılırsa ulusal pazar tehlikeye girer. Türkler, eğer egemen ulussa diğer azınlıklara tahammül edemezler, ama aynı Türkler, egemen kültür gereği, eşcinsellere, değişmek isteyen gençlere, fazla yaşlananlara, hayvanlara, standart dışı yaşayanlara, fazla yeşile(ulusal pazarın her yerine ulaşmak için yol gerekir, bunun için orman gibi sıkıcı alanlar gereğinden fazla olmaz) de tahammül edemezler. Biz bu faşizme niye gerek duyduk, nasıl geldik buraya? Buraya nasıl geldik? Ben başından beri böyle olduğunu söyleyeceğim.


Cumhuriyet diktatörlükle ulus-dev-let ve ulusal pazarı inşa etme projesi olarak doğmuştur. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi tarihsel koşullar ikincisi ise İttihatçıların Kemalist kesiminin sübjektif tercihleri. Birinci Paylaşım Savaşı egemen ulus-devletleri doğurma, ortaya çıkarma altüst oluşuydu. Burada Osmanlı İmparatorlu-ğu’nun bütünlüğünü koruması Almanya’nın başını çektiği mihver devletleri için tercih edilir bir durumdu. Ancak Osmanlı İmparatorluğu bu devletler için batıdan doğuya geçişin bir köprüsü ve sömürgesi olarak var olmalıydı. İttihat ve Terakki ise (kendince) bunun batıya bağlanıp doğuya yayılmak amacı için bulunmaz fırsat olduğunu düşünüyordu. Enver-Talat-Cemal çetesi doğuya doğru yayılmacı bir ulusçuluğu benimsedi. Bunun için de Almanya gibi bir güce dayandılar. Ancak Kemalist kanat bunun bir hayal olduğunu farkındaydı. Nitekim yenilgi Kemalistleri haklı çıkardı.


Burada karşımıza iki tür ulusçuluk çıkıyor. Birincisi yayılmacı ve emperyalist ikincisi ise otarşik ve pragmatist. Kemalizm sanıldığı gibi karşı koyuşa değil, otarşik ve pragmatist teslim oluşa dayanır. Kemalizm’in tercihi misak-milli’ye daralan bir Türk ulus-devleti idi. İttihatçıların ayrımı turan ve mi-sak-milli ayrımı idi. Turancılar kaybetti. Burada çok önemli bir nokta var. Lozan’la, Sevr arasındaki fark. Lozan’ın itilaf devletlerinin kontrolünü artıran bir yanı vardır. Lozan, Fransa ve İngiltere’nin ABD’yi Ortadoğu’dan uzak tutma amaçlarına hizmet etmiştir. Kemalistler Musul-Kerkük’ten vazgeçerek ABD himayesinde kurulması olası olan özerk bir Ermenistan ve Kurdistan oluşumunu önlemişlerdir. [1]


Cumhuriyet bir icazet rejimi olarak kurulurken siyasi ve ekonomik olarak güçsüzdü. Bu güçsüzlük ötekileştirmeyi, tahammül edememeyi ve bir arada yaşamayı ortadan kaldıran bir kültürü ve ideolojiyi hızla yaydı. Doğuda bir müddet sonra Sovyetleri, İran’ı, batıda Yunanistan’ı düşman ilan etti. İçerde ise azınlıklara giderek dozu artan bir baskı uygulanmaya başlandı. Kemalist rejimin ilk amacı ticareti Türkleştirmekti. Daha sonra doğuda feodal Kürt beyleri ile ittifak yapıp, hem ekonomik ve sosyal statükoyu korumak hem de dışarıdan gelecek bir Kürt baskısına karşı tampon oluşturmak ilk adımlardan birisi oldu. Ticaret ve komprador burjuvazisi, asker-sivil elitler ve feodal yapılardan oluşan oligarşi, dünya 1929 bunalımıyla sarsılırken Türkiye’de artık işbaşındaydı. Bu yapı, dünya kon-joktüründen de yararlanarak, yalnız iç pazara dayalı bir ekonomi ve ulus-dev-let için yola koyulmuştur. Bundan sonraki hikâyeyi biliyorsunuz. Azınlıklara yapılan baskılar ve yağmalar, Amerikan yeni-sömürgeciliği, darbeler ve şimdilerde de cumhuriyet kurulduğundan beri oligarşinin bir unsuru olan asker-sivil bürokrasisinin, iktidarını kaybetme ve oligarşi içinden tasfiyesine karşı direnişi.


NEOLİBERAL AÇILIM (3. HAL)
Şimdi, küreselleşme artık ulusal pazarlar üzerinden sermaye birikiminin yerine kıtasal pazarları getiriyor. Artık ulusal pazarın üretim yöntemleri (Fordizm ve versiyonları) geçerli değil. Tek tip üretim yerine esnek üretim geçerli. Ulusal pazara göre üretim yapılmıyor; Almanın giydiğini, Hintli de giyiyor, Türk de. İletişim, ulaşım, bilgisayar teknolojileri her yerde geçerli ve aynı. Zevkler aynı. Türkler güreşin, Amerikalılar basketin, futboldan daha iyi olduğunu söyleyemiyorlar. Ama aynı küreselleşme çok daha fazla ve yaygın yoksulluk getiriyor. Türkiye’de en zengin ile en yoksul arasındaki fark 25 kat bugün. Bugün üç önemli kıtasal Pazar oluşumu var: Birincisi Avrupa Kıtasal Pazarı ikincisi Amerika ve üçüncüsü Gelişen Asya. Bu dinamikler birbirine bağlı ve birlikte hareket ediyorlar. Avrupa genişlemesini doğuya sürdürecek. Amerika’nın Ortadoğu yapılanması, Avrupa’nın doğuya genişlemesi ile buluşacak. Rusya, Çin ve Gelişen Asya bu hinterlanda bölgesel ve kıtasal güçler olarak dâhil olacaklar. Bu yapının çelişkisiz bir bütün olduğunu söylemek tabiî ki mümkün değil. Dünya hegemonik-emperyalist devlet döneminden tek kapitalizmin geçerli olacağı bir döneme doğru gidiyor.


ÖZGÜRLÜKÇÜ ENTERNASYONAL
Avrupalı sömürgeciler Amerika kıtasına ayak bastıkları zaman yerli halkın topraklarına, madenlerine ve doğal zenginliklerine el koymak için onları yok etmeyi seçtiler. Kızılderili soykırımı insanlık tarihinin utanç sayfalarına yazıldı. Ama aynı Amerikalılar Afrika’dan gemilerle getirdikleri siyahları köle olarak kullandılar. Kızılderililer yok oldu ama siyahlar yaşadı. Yine aynı Amerikalılar ikinci savaştan sonra yeni sömürgeciliği faşizmi yoksul ülkelerde uyguladılar. Buraları yoksulaştırdılar ama “bağımsız” baskıcı uluslar olarak da var ettiler. Şimdi bir kere yeni bir açılım için bu gerçeği görmeliyiz. Çıkışın ilk adımı bölgesel gelişmişlik farkının azaltılmasıyla başlayacaktır. Bu anlamda Türkiye’nin AB üyeliği önemlidir. Ancak çözüm değildir. Yerel iktidarların güçlenmesi, yerel demokrasiler ve ulusların değil, halkların kendi kaderini belirmesi ana şiar olmalıdır.


[1] Başkaya Fikret, 1999- 294

- Reklam -

SON HABERLER

Zayıf gerekçe Sağlam şerh

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etmesine ilişkin...

Buldan’dan YSK’nin gerekçeli kararına ilişkin açıklama

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, YSK’nin gerekçeli kararına, “Gerekçesiz bir gerekçe...

Binali Yıldırım: Gerekçeli kararda bir tarafın söylemini yazacak halleri yok

AKP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Binali Yıldırım, YSK'nin seçimlerin iptali ve yenilenmesine...

İmamoğlu: Bu gerekçeli karar dediğimiz şey tam bir gerekçesiz karar

YSK'nin 31 Mart yerel seçimleri ile ilgili verdiği iptal ve yenileme kararının...

CHP’li Öztrak: Sadi Güven’in açıklamasının son kısmını okumak yeterli

CHP Sözcüsü Faik Öztrak, Yüksek Seçim Kurulu'nun gerekçeli kararına ilişkin basın açıklaması...

Torba yasa teklifi meclis komisyonundan geçti

Boğaziçi Köprüsü'nden kaçak geçişlere kesilen para cezalarının tahsilinden vazgeçilmesi ve ÖTV indiriminin...

YSK Başkanı Sadi Güven: Seçimin iptaliyle yenilenmesine ilişkin karara katılmıyorum

İstanbul seçiminin iptal edilmesine katılmaya 4 üye gerekçeli karar karşı oy yazdı....

YSK’nin gerekçeli kararına CHP’den ilk tepkiler

31 Mart seçimini iptal eden YSK'nin gerekçeli kararı açıkladı. 250 sayfadan oluşan...

YSK’nin gerekçeli kararı açıklandı

YSK'nin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline ilişkin 4'e karşı 7 üyenin...

AKP Sözcüsü: Esad yönetimine karşı pozisyonumuz aynı

AKP Sözcüsü Ömer Çelik, AKP MYK toplantısı ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu....

Sonraki haber