Birkaç eski resim
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Elif arada bir bana, “Bende siyah-beyaz resimlerin var, sana göndereceğim” diyordu. Bu siyah-beyaz resimler, yani fotoğraflar, hayli kahraman arkadaşlardır. Ailemizdeki fotoğraf kıyımından kurtulmayı başarmışlar bir defa. Dünyanın en titiz ve disiplinli insanlarından biri olan annem, 60’lı yıllarda Beşiktaş’taki baba evinden Çiftehavuzlar’a giderken iki torbaya fotoğrafları yerleştirmiş, üstlerinde de ‘Atılacak’ ve ‘Saklanacak’ yazmıştı. Ancak, nasıl olduysa, Saklanacak’ları atmış, biz de karşı yakaya hiç tanımadığımız insanların portrelerini ya da beşinci sınıf tanıdıklarla nasılsa gidilmiş bir ada pikniğinin sararmış fotoğraflarını götürmüşüz.

Annem doğum günlerimizde bizim resimlerimizi çektirirdi. Onun dışında resmimiz enderdir. O da ben de resim çektirme meraklısı değildik. Onun için, babam kameralara merak salıp da Ankara’daki evinde bizi karşısına oturtup bir sürü dia çekene kadar, pek resmimiz olmadı. Okuldakiler hariç, ama onları da ben çekmiyordum. Ve elbette sayıları şimdikilerle mukayese edilemezdi. Üstelik ben de böyle şeylerin kadrini kıymetini bilen biri değilim.

Sonra Mehmet Atak, bendeki birkaç resmi korumaya aldı. Sağdan soldan birkaç tane siyah-beyaz daha geldi. Halamda biraz varmış, bir de kayınvalidemde. Başka nerden çıktı, bilmiyorum ama sayıları 15’i buldu. Atak onlardan birkaç kopya yaptırıp hepimize verdi. Ben benimkileri nasılsa kaybettim. Elif de sonunda hepsini bir araya getirmiş. İşte bana gönderdikleri, bu resimlerdi.

Çeviri ödülü kutlamaları arasında Facebook’ta duvarıma sinir bozucu mavili bir fotoğraf konduğunu ve herkesin onu kullandığını görünce de, yollama işini hızlandırmış. Radikal haberinde kullanılan bir Radikal fotoğrafı ki, o seriyi hiç sevmemişimdir. Neyse, Elif bizim siyah-beyazları Facebook’a yolladı. Ben gizleme yanlısıydım, o ise mavili portre ile kapışmalarını istiyordu. Öyle yaptık, hayli de uğraştık. Çünkü herkese açmayı beceremedim bir türlü. Sonunda mucizevi bir şekilde hallettim. Ben hiçbir tepki görmeyince, onca çaba boşa mı gitti endişesiyle, “Bunları görüyor musunuz?” diye yazmıştım bir-iki kere. Bir süre ses çıkmadı, sonra yağmur gibi ‘Like’lar, yorumlar yağmaya başladı.

Ve resimler can kazandı. İnsanlar onlarda kendi gençliklerini, geçmişlerini de gördüler. O renkleri, kokuları, ışığı hissettiler. Hatta belgeselci arkadaşlarım, özellikle küçücük yaştaki babamla halamın anneleriyle çekilmiş resimlerini bayağı gözlerine kestirdi. Bir de, bizim İÜSK kız ve erkek basketbol takımlarının Belgrad’da, 1962’deki bir fotoğrafını. Sonunda bakışımın ve gülüşümün aynı olduğuna karar verildi. İltifatlara boğuldum, haliyle ağzım kulaklarıma vardı. Bir arkadaş, “Manita buldum, ışınla beni, Scottie” diye mesaj yolladı. Yabancılar, her yaşta masum ve sevecen bakışlarım olduğunu söylerken, kimi yakınlarımın bende evveleski kazıklanmaya müsait bir tip olduğu yolundaki inançları pekişti.

Ne diyeyim? Aslında medya maymunluğundan hazzetmeyen, şu son telefon-selfie dönemine kadar doğru dürüst fotoğrafı bile olmamış biri sıfatıyla, evet, biraz rahatsız oluyorum. Öte yandan, o insanlar, o hayatlar bana da hikâye gibi geliyor, ruhuma yakın bir hikâye... Daha masumlar, hatta adeta eski Türk filmlerinden çıkmış gibiler. Resimlerde, hatırladığın küçük hesaplardan, kırgınlıklardan da eser yok. Bir paralel dünya gibi, hani seçme imkânı olsa neredeyse tercih edeceğim. Oysa orada yaşarken pek de öyle görünmüyordu. O günleri ya da sonraki dönemi yaşamamış olanlar için hiçbir anlam taşımayabilir tabii, ama biz kendi masalımıza hâlâ sevgiyle bakıyoruz. Bir de, hayretle. Fotoğrafların nasıl bir gücü varmış diye...