Biter mi babacığım
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

Günler geçip gidiyor, ama geceler bitmiyor. Uykuda gördüklerim karabasan, sıçratarak beni yatağımda uyandıran... Ben de oturup onları yazıyorum yıllardır. Ortaya çıkanlar öykü müdür, roman mıdır, bir anlatı mı nedir, bilmem. Bildiğim birazını sana okumak isteğim ufaklık:

“Anca iki yaşındayım. Öyle diyorlar baba, büyümeliymişim daha. Eh, iyi. Karşıtını savlamak usumun ucundan geçmez; ne ki ağırdan büyüyorum ben, biliyorum. Yoksa ne diye kapanmışım bir dağ evine?! Kalabalıklara karışıp, gezip tozabilirdim. Deniz kıyısında olabilirdim hani. Koşarak çıkmışlardır şimdi denizden. Sızıp akar sular üzerlerinden kuma uzanıverirken soluk soluğa ırakta bir pupa yelkene dalgın. Islak tenlerinde ılgıt ılgıt dolaşır ürpertisel, saçlarında oynaşır, yalar dudaklarını tuz kokuları yellerin…

Gene de el etek çekmiş sayılmam. Bura evleri, hele bizimkisi daha aralıklı, uzak diğerlerinden; ama birbirleriyle ilgili, komşuluk var; o onu tanıyor, o ona gidip geliyor. En tepede bizim ev; küçük, kara, cumbalı iki göz oda. Ova, ötesinde deniz ayaklar altında. Sağımız solumuz yeşillik çiçek içinde. Domuzuna bitip bitip duruyorlar yerden ve ben onlara bayılıyorum senin gibi ve ninem de sanırım bunun için bir bahçe yapmaya girişmiyor; ekilip biçilse ortalık, yitip gidecek olan o buram buram yabanıllık! Ama toprak öyle verimli ki, su öyle bol! Maydanozlar, dereotları, baklalar, mis gibi kır domatesleri, senin sevdiklerin… Yok bunlar. Dedemin emekli aylığıyla, darı darına te bakkal Memet Efendi’ye in, oradan al gel de, ninem o bir kap yemeği pişirebilsin!

Ninem…

Yarı isli camlarda güneş kop kor batıma giderken, demir parmaklıklı gölgelerin üstüne yıllar yılı eğilip büküldüğü seccadesini serer, tülbentini bağlar, gaz lambasını kısıktan yakar, elinde tesbihi, dudağında mırıltılar, okur durur; ortada tahta bir masa yemek yenilen ve tüm işlerin görüldüğü ve köşede bir sedir ve odada başka nesne yok. Kendini tapınmaya adamış bu yaşlı kadın, en ufak bir gürültüye bozulur. Kaba saba kapıyı gıcırdatarak çıkar giderim, ardımdan bakarken...

Kafam dolu. İş güç tutamıyorum. Veren de yok gerçi. Tüm zamanım boş böylece. Babamın düşünce suçundan ötürü tutuklanmasından sonra ninemin günbegün ağırlaşan üzüncünü kaldıramıyorum artık, benimkinin yanı sıra. Onun için evde pek oturmam. Kimileri merkeze indiğim olur, ama hemen kaçar kurtulur, yanıma uçurtmamı alır, bizim ora kırlarının kucağına koşarım sonra; gökte uçup giden kurşuni ak bulutlar ardından uçurtmamın renkleri birbirinden ayırt edilmez olmuş, o yukarıda, ben aşağıdan... Tutukevine, hep o taş yapıya varmasını, avluya süzülmesini istemişimdir hışırdayan kuyruğuyla uçurtmamın, ipinde yükselen mektubuma, volta atarken ulaşmasını babamın; bugün, yarın ve her gün...”

Başım mı dönüyor, kanım mı çekiliyor; belki de ikisi birden. “Bir bardak su verir misin?” diyorum. Mutfaktan gelirken, “Nine dinde, oğlan düşte, bakalım nereye varacaksın?” diyor bizim ufaklık. “Bitmedi,” diyorum, “biter mi ki babacığım!?...”