Bizde Kafkaesk var mıdır?
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Bizim ülkede Kafka yetişmez yargısında bulunduk daha önce. Kendimizi otorite olarak görmüyoruz. Kafka, yaşadığı dönemdeki ve gelecekteki büyük yabancılaşmayı mikroskopta görür gibi görebilmiştir. O denli incelikli, ayrıntılı ve çıplak gözle görülmez olanı görüp, bu da yazı dehası ile birleşince ortaya Kafka çıkmıştır.

“Kendisinden önce kimsenin yapmadığı biçimde, yabancılaşmayı en uç noktasına kadar betimledi”(F. Kafka, E. Fischer, Çeviri, Ahmet Cemal, BFS ya.) Kişi, emek ve üretim sürecinden uzaklaşmış ve parçalanmıştır. Oteldeki asansörcü çocuğun altı ay boyunca asansörün düğmesine basmaktan başka iş yapmamasını “Amerika” adlı yapıtta okuruz.

Yabancılaşmanın nesneler dünyasında, tüm insanların da birer elverişli nesneye nasıl dönüştürdüğünü çok yalın bir dille anlatmıştır. Bu yalınlık neredeyse, sıradan bir dildir. Anlatılanlar; kişiler, tuhaf canlılar, çürüyen bir dünya, karanlık ve anlaşılmaz dev mekânlar son derece sıradan bir şey gibi, günlük bir olay anlatılıyormuş gibi sunulur. Kapitalizmin insanı “canlıdan çok bir nesne” haline getirdiğinin farkındadır. İşte onun nesneler, olaylar, özneler dünyası tuhaf, abartılı, insanüstü ve doğaüstünün karışımıdır. Ama tüm bu özellikler bu dünyanın güçlü olduğunu göstermez, tam tersine, bozulan, çürüyen, sağlıklı olmayan bir sistemin çözümlenmesi yapılmıştır.

Kafkaesk anlatım tarzının yanında, metinlerde yer alan tüm grotesk kişilikler, tepedeki ulaşılmaz şato, gerçeklik dışı kişiler nesneler, olay ve canlılar da Kafkaesk tanımı içindedir. Hemen söyleyelim ki, bizde Kafka olmasa bile bu anlamda, çok fazla Kafkaesk vardır.

İlk akla gelen tepedeki şatonun çok ama çok benzeri Beştepe’deki Kaçaksaray. Binlerce odası, içerdeki binlerce çalışanın oluşturduğu karışık bürokratik ağ, danışmanlar, tuhaf kostümlerle yapılan tuhaf gösteriler… İşte, saymakla bitmeyecek Kafkaesk özellikler ve Kafkaesk bir mekân.

Sadece mekânla bitmiyor benzerlik. İçerdeki şahsın eylemleri de Kafkaesk bir karanlık ve korkutuculukta. Cumhurbaşkanı, ülkedeki en büyük kamusal makamdır. Her şeyin başıdır. Kamusal konumlar temsiliyet makamıdır. Yani sorumluluk makamıdır. Ülkede cinayet işleniyorsa bunu kamu erki önlemelidir. Önlenemiyorsa, bir bakıma bu cinayet onun önleyememesi yüzünden işlenmiş sayılır. En azından ihmali fiiliyle! Bu yüzden bu makamdakilere “katil” diyerek eleştirilir. Ama eleştirenler Kafkaesk bir süreçle kendilerini tutuklanmış olarak bulurlar. Kendi hukukunu bile bilmeyen-tanımayan zihniyet, eleştiriyi hakaret sayar. “İktidar araçları ile bilinç arasında bir uyumsuzluk” olduğunda, bir düğmeye basılarak bir kent ortadan kaldırılabildiği gibi, sadece kendi çıkarı için ülkeye savaşa sokulur.

Şato’da anlatılan iki görevli vardır. Yüzleri aynıdır. “İki yılan gibi benziyorsunuz birbirinize” der onlara K. Sadece adları farklıdır. Varlıkları sadece bir işlev içindir, o kadar sığ bir kişilik! Bu iki kişi bile nasıl da şimdiki zamanı çağrıştırıyor. Ama bir farkla; iki görevli değil birbirine yılan gibi benzeyen. Sayısız yandaş bir yılan gibi birbirlerine benzeyerek aynı Kafkaesk işlevi yerine getiriyorlar: Aklı, ahlakı, adaleti ve hukuku bir yana bırakıp, sadece iktidara yamanmak ve yaranmak. İktidardakiler de tüm ülkeyi tek yüzlü tek kişilikli bir toplama dönüştürmek istiyor. Bu nedenle farklı olana derhal Kafkaesk bir saldırı yapılıyor.

Kafkaesk olanda karanlık, sıkıntı, çürüme, çözülme başat gider. Bizde Kafkaesk varsa, demek ki, sorun değil. Çünkü tüm Kafkaesk figürler sonludur. En azından biliyoruz ki, bir sabah hamamböceğine dönüşeceklerdir.

Haftaya dize; “Rüzgârın açtığı yaralarla uçup gidiyor.” (Asım Öztürk, Berfin Bahar, Eylül 2015)