Bizdeki İslâm: Korkan mı, korkutan mı?
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

“İşte büyük camimiz” sözlerini el ve kol işaretiyle teyit ediyordu, Sorbonne Nouvelle profesörü, Nisan 2013’te. İki hafta sonrası, Haydarpaşa yerleşkesinde, “Ayasofya ibadete açılsın!” pankartını elime tutuşturan öğrenciye, “kilise olarak mı?” deyince; “hayır, cami olarak” yanıtını aldım. Aynı haftalarda Başbakan yardımcısı, İznik ve Trabzon Ayasofya’larının camiye çevrilmesinden duyduğu mutluluk eşliğinde, “devamı gelecek inşallah” temennisini dillendiriyordu.

Birkaç yıl önce, Hazreti Muhammed’in cinsel yaşamını betimleyen filme gösterilen tepkiler, birçok ülkede şiddete dönüşmüş ve ölümlere neden olmuştu. Fransız öğrencilere sordum: “Neden Türkiye’den şiddet içeren tepki gelmedi sizce?” Yanıt: “Çünkü, Türkiye lâik bir devlet…

Yine, derslerde, insan hakları ihlâllerinde karşılaştırma yaparken, şu görüşümü hep teyit ettiler: “Türkiye kendi insanının haklarını ihlâl ediyor; Avrupa ise daha çok yabancıların veya yabancı kökenlilerin haklarını…

Doğru, Avrupa’da aşırı sağ yükseldikçe, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılık zemini genişliyor. Özellikle iş başvurularında, kamu görevine girişte alınan önlemler göreceli kalıyor…

Ama gelin görün ki, Fransa’nın, (beş milyon) Müslümanın kolektif kimliğini tanımak için yaptıklarının tam tersi yapılıyor bizde (yirmi beş milyon) Alevi’ye karşı. Ya da, Fransa’da polis ve yargı teşkilatında, -Türkiyeli dâhil- Müslüman kamu görevlisi sayısı istisna olmadığı halde, bizde aynı kurumlara Alevi kesimden kaç yurttaş girebiliyor? Köken farklılığı olmayan Alevi’ler, üstelik “yüzde 99” nakaratı içinde sayıldığı halde. Kürtlere, “kardeşler” hitabı da, ümmeti referans almıyor mu?

Gerçi, “AKP-Cemaat ortaklığının sona eriş tarzı”, kamu görevine girişte hangi ölçütlerin geçerli kılındığını resmen teşhir etti. Ama ne değişti? Parti teşkilâtı referansı olmaksızın mesela, yargı mesleğine intisap eden, yargıç ve savcı sayısı ne kadar?

Özet: “Dini siyasete alet etme yasağı” (Any., m. 24/son), sürekli olarak ihlâl ediliyor.

Kişi lâik olmaz; ancak devlet lâik olur” vb sözlerin gölgesinde, “dünyevi Anayasa” askıya alınınca, toplumdaki ayrışmalar da derinleşti. Türkçe ezan öfkesi, başörtüsü mağduriyeti söylemi, mezhep öğretimi şırıngası, sürekli “öteki” yaratma iradesini yansıtmıyor mu?

Bunlar, ümmetinizden saydığınız kesimlere muamelat malzemelerinden. Ya “kâfir”lere karşı? Ayasofya örneği. Mimari tarzı, en güzel camilerin yapımında esin kaynağı oldu; ama yetmedi. Daha fazlasının anlamı şu: “ibadetimi, kâfir mabedinde yapacağım; yine bir başkasının dilinde. Alevi’ye de, kendi mabedini haram ederim; tıpkı ezanı Türkçeye çevirenleri din düşmanı ilan ettiğim gibi… Camiyi icabında silâhların gölgesinde inşa etmesini bilirim” ( Validebağ örneği).

Nevruz bayramında teyakkuza geçirilen kolluk gücü, kutlu doğum haftası için kullanılırsa şaşırmayalım: Acaba 176 sayısı ile övünülen üniversitelerin kaçı, Darvin kuramı karşıtı hafta etkinliklerine hayır diyebilecek?

Başbakan, Paris yürüyüşü vesilesiyle şu üç şeyi anladıysa kazanç sayılır:

- Meydanlar, kentler için neden gerekli?
- Kolluk, toplantı ve gösteri yürüyüşünü güvence altına almak için var; engellemek için değil.
- Yasalar, kamu düzenini korumak, herkesin hak ve özgürlüklerden yararlanabilmesi için çıkarılır; yoksa özgürlükleri kullandırtmamak için değil.

Sonuç: AKP’li zevatın sürekli dikkat çektiği “İslamofobi” (İslâm korkusu), bizim için ne anlam ifade ediyor? Türkiye, Charlie Hebdo yöneticilerinin topluca katledilmesiyle ivme kazanması muhtemel korkuyu dengeleyici bir işlev üstlenebilir mi? Kendi yurttaşlarına, “iktidarını muhafaza” ekseninde sürekli “fobi tohumu” eken bir yönetim, Müslüman olmayan toplumları teskin edebilir mi?

Evet, eğer bir gün, lâik yönetim işbaşına gelirse ancak… Şu halde, Türkiye’de “siyasal münavebe”, “yurtta sulh, cihanda sulh” için, sadece şart değil, aynı zamanda yaşamsal. Şöyle haykırmalı: Mutasavver cennet sizin olsun; ama, Anadolu’yu cehenneme çevirmeyin!