Bize düşen ayak oyunlarını, fa’ş etmektir.
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
Geri kalan her şey laf-u güzaf: Türkiye’nin en büyük hakikati şudur ki, Erdoğan’ı sırtından atan at ‘Cihan’ bile çok fazla yaşamadı; hayvancık, zaten genç değildi; ama, yine de eceliyle değil, bağırsak düğümlenmesinden öldü. Bir de, Başbakan'ın viteslerini karıştırıp yerinden kaldıramadığı bir çöp kamyonu var ki, üyesi olmadığı hâlde, çok muhtemelen kendisi de bilmeden terör örgütü adına itibarsızlaştırma eyleminde bulunan bu haine gerekeni yapan birileri mutlaka çıkmıştır, bir gece yarısı, garajın karanlığında: Onun da peşine Nagehan Alçı düşsün.
“Bakın” dedi, Başbakan, “Benim servetimle uğraşıyordu, şimdi artık Silivri’de”, bir gazeteci için; aynı şekilde, önünde ayağa kalkmayan paşa da artık toplama kamplarından birinde; kendisinden büyük Rizeli olur muymuş diye, Haberal yıllardır işkencede; Kasımpaşa’dan bakınca Fenerbahçe’nin ne demek olduğunu bilenler için ise, aslında bütün Kadıköylülerin zindanda olması gerekir; ama, şimdilik sadece Aziz Yıldırım’la kurtarmış vaziyetteyiz; tabiî yarın sabaha karşı kimlerin evi talan ettirilecek, onu bilmemek kaydıyla.
Alevî/Kürt/Roman açılımı: İnsanları kimliklerine hapsedip, eylemleriyle özgürleşmelerinin önünü kesmek; hem de özgürlükçülük, demokratik çoğulculuk adına; Yeni Dünya Düzeni’nin en büyük üç kağıdı. Çevre ülkelerde kimleri kendilerine maşa edecekleri de belli: Aydınlanma’nın bin yıl gerisinde kalmış, dinci/mezhepçi ilkel unsurlar. Bunlar felsefî/ahlakî açıdan ‘insan’, siyasî/hukukî bağlamda da ‘vatandaş’ kavramlarına ulaşamamış elemanlar: Başbakan her fırsatta tekrarlamıyor mu, yaratılanı yaratandan ötürür sevdiğini; yani, yola insandan kalkarak çıkamıyor; insan/vatandaş bunların gözünde değer/değerli değil.
Eleman kelimesini tesadüfen kullanmadık; zira bunlar, harcını Amerikalıların karıp hamurunu da yine onların yoğurduğu görevliler; 50'li yıllarda ‘Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde, şimdilerde ‘Terörle Mücadele’ militanı olacak şekilde: ‘Hoca’larının kariyeri nerede başlamış, şimdi nerede devam ediyor; ona bakın, yeter.
Bunlar, kendileri gibi olmayanları insan saymazlar; iblis ilân ederler; daha modern versiyonuyla ‘terorist’: Başbakan, her ikisini de yaptı. Bu aslında nefret suçu; bu takım, insanı insan olarak göremiyor; dedik ya, böyle bir kavrama ulaşmalarına daha en az bin yıl var. İnsanları ya Alevî olarak görüp yuhalatıyor, ya ‘affedersiniz’ Rum, ya da -yeni moda ettiler-  Zerdüştî veya ateist. Bu ne terbiyesizlik ve de canîlik; zira, bunlar ateisti, zedüştîyi ve de ‘affedersiniz’ eşcinseli öldürülmesi helal, iyi Müslümanların kendilerine karşı örgütlü tepki göstermesi gereken varlıklar olarak gösteriyorlar. Bir tanesini de rektör yaptılar, o da insan kavramının yine bin yıl gerisinde, Şiîleri sopalamaya soyunmuş, ‘kafir’den de beterdir bunlar diyerekten.
12 Eylülcüler, yargılanmalıdır; ama, onları en son AKP, daha doğrusu Erdoğan yargılayabilir: Darbenin getirdiği bütün faşistliklerin sadece en büyük/sadık muhafızları değil, bunları daha da derinleştirip yapılaştıran ajanlar; dolayısıyla darbenin başlattığı kan dökümünün bugün de varlığını sürdürmesinin en büyük sorumluları.
12 Eylül, örgütlenmeyi yasakladı; Erdoğan rejimi ise, var oluşsal olarak imkansız hâle getiriyor: Taşeronlaştırma ve esnek çalışma adı altında işçiyi köleleştiriyorlar. Yüzde 10 barajı siyaseti engelliyordu; partilere Hazine yardımı da bu baraja endekslenip, yasal dolandırıcılığa dönüştürüldü; dahası, seçilmiş milletvekilleri Meclis’e sokulmuyor: Hatip Dicle’nin mazbatası çalınıyor; kürsüde milletvekili dövmek resmî görev ilân edilirken, iktidara karşı konuşmak sonuna kadar kısıtlanıyor.
% 10 barajı sadece gayri adil, hakkaniyete aykırı ve anti demokratik değil, mümkün kıldığı sonuçlar itibariyle gayri ahlakî de. Seçmenin sadece yüzde 26,2’sinin oyuyla, yüzde altmışı Meclis dışı tutulup %26,2’nin desteğiyle milletvekilliklerinin yüzde 65'i ele geçiriliyor; ki, bu, Meclis iradesinin tümden gasp edilmesi. En önemlisi ve canicesi, Kürtlerin Meclis'e girip siyasete katılmalarının engellenmesi: Bölücü bir ayırımcılık ve silahlı siyasetin teşvik edilmesi.
AKP bununla da yetinmiyor: Terörle mücadele adı altında, KCK operasyonları aracılığıyla sivil siyaseti sadece yasaklamıyor,  doğrudan doğruya cezalandırıyor; aynı bir siyasetin silahlı unsurlarını muhatap alıp bir yandan devletin bütünlüğünü de facto tahrip ederken, siyasete katılabilmek, sesini duyurup ka’le ve muhatap alınabilmek için silahlanmayı, silaha sarılmayı/silah kullanabileceğini göstermeyi kural hâline getiriyor; ki, bunun kaçınılmaz bir sonucu da, silahsızların silahlılara sığınması, onların gölgesi/hegemonyası altına girmesi ve bu ülkenin en utanmazlarının, Kürtler sivil siyaset geliştiremiyor şeklindeki yakınma/suçlamaları.
AKP’nin “kan dökülmesin, analar ağlamasın” gibi bir derdi yoktur; yaptıkları her şey, ‘reis’lerinden bir ‘sultan’ çıkartabilmeye endekslidir, bize düşen de bunların, yok yeni anayasaydı veya ikinci açılımdı türünden ayak oyunlarını, peşinen fa’ş etmektir.