Bizim mahallede muhtar olamaz
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
Ne diyor? “Birinci önceliğimiz 49 can”. Alay ediyor hepimizle: Başkonsolosluğu tahliye ettirtmeyen kim?

Ne diyor? “Birinci önceliğimiz 49 can”. Alay ediyor hepimizle: Başkonsolosluğu tahliye ettirtmeyen kim?. Özel olarak teslim ettiler toprağımızı ve insanlarımızı, IŞİD’e desteklerini çekmemede bahane olarak kullanabilmek üzere.

Türkiye’den destek/militan akıyormuş IŞİD’e. Eski başbakan her türlü küfür ve hakareti yağdırıyor, bunu söyleyen herkese. Bu da yetmiyor, kendisiyle birlikte küfretmeyenlere de hakaret ve tehditler savuruyor. İşte bu noktada bir yandan “artık muhtar bile olamaz” manşeti geliyor aklıma, diğer yandan da rahmetli anacığım.

Aslında cumhurbaşkanı bile olabilir ve zaten de oldu; ama, en azından bizim mahallede muhtar gerçekten olamaz, olsa bile değil o görevde, mahallede bile kalamazdı: Dilşat için “ kadın mı kız bilmiyorum” dediği anda, annem, yanına Sahavet Hanımı da alır mutlaka bir dilekçe yazdırtırdı ya Gükhan’a ya da Tülin’e –ki, o zamanlar her ikisi de hukuk öğrencisi, şimdi ise biri emekli savcı, diğeri de emekli avukat-; önce bütün mahalleliye imzalatıp sonra da, kaymakamlıksa kaymakamlık, valilikse valilik, savcılıksa savcılık gerekli merciye “elin kızının bekaret zarına meraklı adamdan değil muhtar, komşu bile olamaz” diye, mahalleden de sürgün edilmesi talebiyle. Hele bir de, Kadıköy’den gelen otobüsten inen kadınları dikizlediğini kendi ağzıyla itiraf edip, kimlerin kimlerle aynı evde kaldığının dedikodusu üzerinden insanları birbirine kırdırtmaya kalkıştığını düşünün böyle bir muhtarın; hepimizi birden nasıl seferber ederdi böyle bir yaratığa bizim mahallede yaşamayı dar etmek üzere.

IŞİD’e destek mevzuuna dönersek; münferit örgütlerin ve kişilerin adları üzerinden konuşmak, kategoriler kurmak, değerlendirmelerde bulunmak: İşin ‘idea’ düzeyinde tanım ve teşhisini, kısacası özünü ıskalayıp konjonktürel tezahürlerin kafa karıştırıcı tuzağına düşmek.

Somutlaştıralım: ‘Adam’, “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” dediğinde, “aaa, ne güzel, ne de insancıl bir ifade ve tavır” diyerek alkışlayan gafil, aslında aynı ‘adam’ın yine aynı ‘yaratan’a dayanarak, aynı ‘yaratandan ötürü’ yine aynı ‘yaratılan’ı bu sefer sevme değil, ama dövme, yok etme ruhsatını tescil ettiğinin, ona bu yolda vize verdiğinin farkında değildir.

Evet, sevmek ile dövmek, içerik olarak birbirlerinin zıddı olan iki edimdir; ama, ‘sevmek’i sevilen değil de onun karşısında aşkınlığa sahip bir dayanak noktasıyla temellendiren uyanık, aslında karşısındakini sevmemeyi, dövmeyi, öldürmeyi de aynı dayanak noktası temelinde meşrûlaştırmış, karşısındaki gafili kendi idam fermanını kendi eliyle, hem de güle oynaya imzalama tuzağına düşürmüş olmaktadır.

Tekrar olacak ama, tekrarlayalım: “Yaratılanı severiz yaratandan” ötürü diyen, aynı zamanda, işine/zamanı/yeri geldiğinde karşısındakinin kellesini yine aynı yaratandan ötürü kesmeyi de kellesini keseceklerin bizatihi kendilerine onaylatmış olmaktadır.

İşte, tam bu noktada da ortaya çıkar ki, siyasal İslamcının ılımlısı (AKPlisi, İhvancısı vb…) ile radikali (kelle keseni, IŞİDcisi) arasındaki fark aynı bir fotoğrafın negatifi ile pozitifi arasındakinden daha fazla değildir; Türkçesi, bunlar arasında hiçbir fark yoktur. Şöyle de söyleyebiliriz: Elinde, göz çıkartan, kafatası parçalayan, kurşunla, çivili sopayla, tekmeyle, TOMA’yla can alan bir cani takımı ve bunları alkışlatabildiği geniş bir alçaklar güruhu varken, adam niye tutsun da kendi eliyle kelle kessin; ki, burada Berkin’in anasını yuhalayan yaratıkların çiğ çiğ insan kalbi ciğeri yiyenden daha insan olmadıklarını hiç mi hiç aklımızdan çıkartmayalım.

İşte bütün bunlardan dolayı da Türkiye’nin IŞİD’e destek kaynağı olduğunu söylemenin bile durumun vahametini kavrayamamış olmanın bir göstergesi olduğu kanısındayız: Türkiye, IŞİD’den de öte, doğrudan doğruya İD(İslam Devleti)nin işgali/yönetimi altındadır; zira Siyasal İslamcının ne vatanı vardır, ne ulusal mensubiyeti, ne de kafasında (mezhep, din, cinsiyet vs… ötesi) bir ‘İnsan’ ve ‘İnsan Hakları’ kavramının zerresi.

Bu durumda ne yapacağız? Kendi vatanımızda teslim mi olacağız bu ‘kefenleri yatak çarşafından tatlı su mücahitleri’ne? Tabiî ki hayır. Öyleyse, işe nereden başlayacağız? Bu canileri, caniliklerini anında itiraf etmek zorunda kalacakları nokta atışlarıyla sersemletip köşeye sıkıştıracak hamlelerde bulunarak. Mesela, ne demiş bunlar: “En büyük önceliğimiz, 49 can”. Eee peki, bu canları kim teslim etti, bile isteye bu ‘kelle keserler’e: Tabiî ki, Erdoğan/Davutoğlu ve şerikleri. Bu durumda, öncelikleri gerçekten bu 49 cansa, gitsinler kendileri ve kendi hayran ve destekçileriyle birlikte teslim olsunlar IŞİDçilere, karşılığında kendi kurbanlarının serbest bırakılması şartıyla: Bu konuda bir kampanya başlatıp iyice bastıralım.