Bizim o yenilmez zayıflığımız
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Nefesimizi tutmuş bir halde caddede koşuyoruz. Savaşa gerekçeler uyduran içi nefret dolu insanlarla karşılaştık çünkü az evvel. Onlarla aynı havayı solumamak için Romain Gary’nin “nefes tutma” oyununu oynuyoruz bir süredir. Zor bir oyun, en fazla bir iki dakika tutabiliyoruz nefesimizi ve sahte can yeleğine benzeyen o insanlardan hızla uzaklaşmamız gerekiyor. Böyle olmayacak diye itiraz ediyorum. Bizi yakında deli diyerek bir yere kapatabilirler. O da böyle yapmazsak delireceğimizden emin. Belki de çoktan delirdik… Herkesin nasıl delirdiğini anlatıyor bana uzun uzun, önünde durduğumuz mağazanın vitrinindeki televizyonda basın özgürlüğünün vazgeçilemez olduğunu anlatan hükümet yetkilisinin önünde. Çünkü diyor, artık yüzey diye bir şey yok. Nedir bu yüzey? Kurumlar, değerler, herkesin bir rol kapıp çıktığı sahne. Sahneyle birlikte her şey çöküyor. Düşüyormuş gibi elimden tutuyor mağazanın önünde, bu soğuk havada sıcak olan tek şey…

Yüzey çöktükçe, maskeli adamlar çıkıyor ortalığa diyor, çocuklar korkuyor. Ağlayan çocuk seslerine kulaklarını tıkıyor insanlar, ah herkes mi tıkamış... Nâzım Hikmet’in şiirindeki gibi diyor, kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülen şehirleri, öldürülenlerin hiç yaşamamış kabul edildiği temerküz kamplarına benzetiyor. Hiç yaşamamış biri öldürülmüş de olamaz değil mi? Hayatı savunmak için, ölenlerin hikâyelerini anlatmalı, unutturmamalı hiç... Totalitarizm, öncelikle bir unutuştur. İnsan nasıl dayanır hayal kırıklıklarına, nasıl olur da hayata küsmez bunca şeyden sonra derken sesi titriyor. Belki durumumuzun vahametini yeterince fark edemiyoruz diyorum. İnsan, hayatta kalmak için kendisini kandıracak bir şeyler buluyor mutlaka. Bu bir ödül mü, ceza mı diye soruyor. Ödül ve cezadan öte, bize güç veren şey, zayıflığımız diyorum. Caddede yürürken, Godard’ın “Serseri Âşıklar” filmindeki Jean Seberg ile Alain Delon’un yürüdüğü sahne geliyor aklıma. Sürekli, bir roman sahifesinde ya da film sahnesinde yaşıyormuş gibi hissediyorum.

“Zayıflıktan ölüyoruz ve bu bütün umutlara olanak sağlıyor” diyen Romain Gary’nin “Kadının Işığı” adlı romanından bahsediyorum ona. Zayıf olduğumuz için hayal kurmayı seviyoruz. Neden en çok çocuklar hayal kurar? Güçlü olan, kendi kendine yeterli olduğuna inandığı için bir şey icat etmez, şiir yazmaz, müzik yapmaz, kimseyi sevmez. Bütün bunları yapıyor olsa dahi, kendi ruhu gibi sahtedir yaptığı şey, bizim gibi zayıflardan çalarak… Romain Gary, “şu anda bile bir yerlerde, bir laboratuvarda mücadele eden ve bize zafer kazandıracak bir zayıf vardır” diye yazmıştı. Ben bunları söylerken, deniz kenarındaki çay ocağına varıyoruz, pencereye yağmur damlaları çarparken rahatça nefes alabileceğimiz bir yer. Radyoda David Bowie şarkısı “Heroes” çalıyor, sözlerini Türkçeye çeviriyor, “Yenebiliriz onları, sonsuza dek /Sonra kahraman olabiliriz, bir günlüğüne de olsa...” Devamını mırıldanırken sesine bir hüzün eşlik ediyor, “Biz birer hiçiz ve hiçbir şey bizi kurtaramaz...”

Bana Romain Gary’nin ve karısı Jean Seberg’in intihar ettiklerini hatırlatıyor, üzgün. Belki de zayıflıkları sona ermiştir diyorum. Bir vapur geçiyor tam o sırada, peşinden martılar. Romain Gary, denizin sesini dikkatle dinlemek gerektiğini, çünkü yüzyılların dibinden geldiğini yazmıştı. Belki de çocukluğumdan beri denizi dinlemekten bıkmayışımın sebebi budur. Ama o dinlemiyor denizi, aklı zayıflığımızda…

Fatmagül Berktay’ın “Dünyayı Bugünden Sevmek” adlı kitabında vardı diyor, caz dinleyenlerin, rejime yönelik kuşkularını ve bireyleşme özlemlerini dile getirenlerin, disiplin, verimlilik ve militarizmin ilkeleri adına Naziler tarafından kurşuna dizildikleri. Kimse beklemiyormuş böyle şeyler o günlerde, nasıl yaşıyorlarsa öyle devam edeceklerini sanıyorlarmış. İnsanların özel alanlarına çekilmeleri, bireysel direnişleri, rejimin pasif onayı anlamına geliyor. İtaat edenlerin çokluğu, totaliter iktidarların mutlak hâkimiyeti için yeterli değil; çünkü herkesi ikna edemezsin, ama ikna edilemeyenlerin “pasif onay”ını alabilirsin, sonradan temerküz kamplarına gönderilecek olsalar da… Nazilerin yaptığı buydu, sahneyi çökertip herkesi alaşağı ederken çıkardıkları gürültü ve yaydıkları korku…

Zayıflığın değil, zayıfların yanında olmalıyız. Zayıflar, yenilgiyi kabul edemeyecek kadar güçsüzdürler… Bu yüzden kazanacaklar. Denizi dinliyoruz sonra, yüzyılların dibinden gelen sesi…