Boğaziçi Starbucks’ta şenlik var...
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Boğaziçi Üniversitesi’nin zengin çocuklarının gittiği bir okul olduğu fikri ne zaman ortaya çıktı bilmiyorum.
Boğaziçi Üniversitesi’nin zengin çocuklarının gittiği bir okul olduğu fikri ne zaman ortaya çıktı bilmiyorum. Belki de Robert Kolej zamanından kalma bir önyargıdır bu.

Ne zaman Boğaziçi’nde hak talep eden bir eylem yapılsa, herkes bir ağızdan bunun esas meselelere temas etmeyen tali bir şey olduğunu söylemek için sıraya girer. Onlara göre, Boğaziçi’nin ayrıcalıklı ve şımarık öğrencileri böyle “artistlik” yapmamalı, mümkünse asıl ait oldukları yere, yani partilerle konserlere falan gitmelidir.

Bu garip argüman, pek sevilmiş olsa gerek ki, senelerdir kullanılır. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine eylem yapmayı, okulları üzerinde hak talep etmeyi, başka üniversitelerin öğrencileri ile dayanışmayı yakıştıramazlar bir türlü. Sonuçta onlar bir avuç zengin çocuğudur. Fazla konuşmasınlar, devletin iyi üniversitelerinden birinde oldukları için şükretsinler, oturup derslerine çalışsınlardır.

Geçtiğimiz salı günü Boğaziçili bir grup öğrenci, okulun orta yerinde birdenbire peydah olan Starbucks’ı protesto etmek üzere bir eylem başlattı. Bu konuda hazırladıkları metinden de anlaşılacağı gibi, dertleri yalnızca küresel sermayenin sembollerinden biri haline gelmiş Starbucks’la değildi. Onlar kampüsün artık öğrencilerin yaşayabileceği, kolayca karnını doyurabileceği ve birlikte vakit geçirebileceği bir mekan olmaktan uzaklaştığını söylüyorlardı:

“Starbucks'ın açılmasıyla hız kazanan ticarileştirme ve nezihleştirme sürecine bir göz atalım istedik. Bilenleriniz bilmeyenleriniz; zamanında bu okulda öğrenci kantini diyebileceğimiz  bir yerler  vardı.  Sahiplenebildiğimiz, paramız olsun ya da olmasın oturup karnımızı doyurabildiğimiz, iki muhabbetin belini kırıp neşelendiğimiz, kısaca 'bizim' diyebildiğimiz öğrenci dostu bir mekan.”

Öğrencilerin kendi mekanlarını geri istemelerinden daha doğal ne olabilir. Ama anlaşılan, bu herkes için o kadar makul bir sebep değil. Öğrencileri caka satmakla, üzerlerine düşmeyen meselelere burunlarını sokmakla, hatta tamamen kitabi ve teorik kalıp hayatı anlayamamakla itham edenler oldu. Halbuki yaptıkları gayet somut bir eylemdi ve gayet pratik bir soruna işaret ediyordu. Üniversitelerin ticarileştirilmesi ve mütenalaştırılmasına itiraz etmeleri de, soyut bir talepten ziyade, tamamen hayatlarını ilgilendiren bir meseleye dair söz söylemekten ibaretti. 

Yukarıda alıntıladığım basın açıklamasının ardından, öğrenciler salı günü itibarıyla Boğaziçi’ndeki Starbucks’ı işgal ettiler. (Bu yazının yazıldığı şu saatlerde işgal hala devam ediyor.) Orada kendi yemeklerini yaptılar, çaylarını dağıttılar, çorbalarını pişirdiler. Kimi ders çalıştı, kimi günlük faaliyet programını düzenlemekle uğraştı, kimi atölye çalışmaları yapılmasına önayak oldu. Tartışmalar düzenlendi, film gösterimleri yapıldı ve kimi dersler bile Starbucks’a taşındı. Böylece öğrenciler, kendilerini ait hissetmedikleri bir alanı, içinde yaşayabilecekleri bir mekana dönüştürmeyi başardılar.

Bunu yaparak, hepimize çok önemli bir gerçeği hatırlattılar. Üniversite öğrencilerindir. Öncelikle onlar için var olan, onlara ait olması gereken bir kurumdur. Öğrencilerin taleplerine, ihtiyaçlarına yanıt vermeyen bir yerden üniversite diye söz etmek mümkün değildir.

Boğaziçi Üniversitesi bir devlet okuludur. Yalnızca zengin çocuklarına değil, her türlü gelir grubundan öğrenciye eğitim vermektedir. Bütün bu öğrencilerin ucuz ve sağlıklı yemek yiyebileceği, bunu yaparken de rahat rahat oturup ders çalışabileceği ya da sadece konuşabileceği mekanlara ihtiyacı vardır.

Böyle mekanlara kantin diyoruz. Kantinlerde sadece ders çalışılmaz. Bazen notlar gibi ilişkiler de temize çekilir, keyifler yerine gelince hep beraber şarkı söylenir, ya da kimi zaman bir köşede sessizce oturulur. Ama illa ki uzun uzun vakit geçirilir, yeni arkadaşlıklar kurulur, art arda çaylar içilir ve konuşulur, konuşulur, konuşulur.

Konuşulur ki, öğrenilen onca şey yavaş yavaş yerine otursun, bir tortu gibi dibe çöküp görünür hale gelsin.

Tüketmediğiniz sürece bir köşesinde oturup vakit geçiremeyeceğiniz ama yine de size “müşteri” yerine “misafir” demeyi tercih eden Starbucks’ta bunu yapamazsınız.

O zaman onlara kimin misafir kimin ev sahibi olduğunun hatırlatılması gerekir.

Boğaziçi öğrencilerinin yaptığı tam da budur.
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız