Borç, kriz kapısını tekrar çalınca…
ASLI AYDIN ASLI AYDIN

Uzun durgunluk dönemini yaşayan dünya ekonomisi, 2008 krizi sonrası oluşan fay yarıklarını sıvamaya çalışırken, gerçekleşen rakamlar yarıkların daha da açıldığını ve bulunduğu zeminlerin daha kırılganlaştığını gösteriyor.

İki yıllık büyüme ve ticaret verilerinde öngörülerin ve de beklentilerin giderek daha olumsuzlaştığını geçtiğimiz haftalarda bu köşeye taşımıştık. Hatırlarsak; OECD, Eylül raporunda küresel büyüme tahminini %2,9'a düşürmüş, 2017 büyüme tahminini de 0,1 puan indirerek %3,2’ye çekmişti. Bunun yanında dünya ticareti, DTÖ rakamlarıyla 2008 öncesi ekonomik büyümenin üzerinde bir büyüme hızı gösterirken kriz ile birlikte gerilemiş ve 2016 itibariyle de ekonomik büyümenin altına düşmüş durumda. Bu düşüşe emtia fiyatlarındaki gerileme gerekçe gösteriliyor. Bu gerekçeye neden olan temel faktör ise küresel talepteki gerileme. Fakat yine de fiyat değişimlerine göz atarsak; işlenmiş, sanayi üretiminden geçmiş ürünlerin fiyatında 2015 yılında yaklaşık yüzde 7’ye yakın bir düşüş gözlenirken, yakıt fiyatlarındaki düşüş yüzde 46’ya yaklaşıyor. Bu, ciddi bir daralmadır.

Ekonomik aktivitelerin neredeyse sesinin kesilmesiyle birlikte yükselen kaygılar, görünen o ki alınan önlemlerle birlikte daha da artıyor. IMF bir yandan küreselleşmeyi ihlal eden veya edecek eğilimleri yüksek sesle uyarırken, diğer yandan istihdam ve yatırım sorunlarının da artık sürdürülemeyecek duruma geldiklerinin altını çiziyor. Elbette küresel ekonominin neoliberal denetçilerinden bu uyarıların gelmesi, ekonominin üretim ve sosyal kısmıyla ilgili derin bir kaygı taşıdıkları için değil, bu sorunların kendileri tarafından yönetilebilir olmaktan çıkması ve genel ekonomiyi aşağı çekmesinden kaynaklanıyor.
Bir diğer uyarı da bu ayın başında küresel borç görünümüne dair geldi. IMF Mali Gözlem Raporu'nda, kamu ve özel sektör borçlarının 152 trilyon dolara ulaştığına ve bu düzeyin şu ana kadarki en yüksek düzey olduğuna dikkat çekti. Rapora göre finansal kesim dışındaki borçlar dünya ekonomik büyümesinin yaklaşık yüzde 225 büyüklüğüne çıkmış, en büyük payı da özel sektör yüklenmişti.

Yaklaşık üçte ikisi özel sektöre ait olan borçların bugün çıkmaz bir sokağa girmesinin en büyük nedeni ise geri ödeme risklerinin artıyor oluşu. Karı düşen şirketler, ellindeki borç oranı yükseldikçe, borcu döndürebilmek için yeniden borçlanmaya gidiyorlar. Fakat her ilave borca, artan riskten kaynaklı daha maliyetli ulaşabiliyorlar. İç ve dış talebin daralmasıyla birlikte böylesi bir maliyet ciddi bir mali bir sıkıntıya ve ‘ödenmeme’ ihtimallerinin artmasına neden oluyor.

Oysa birçok merkez bankası tarafından uygulanan genişlemeci para politikaları sayesinde, faizler başta AB ülkeleri ve ABD olmak üzere sıfır seviyelerinde dolanıyor. Diğer bir ifade ile temel amaçları finansal istikrar ile sınırlandırılmış olan merkez bankaları tarafından, reel kesimin finansal şişkinliklerinin sürdürülebilirliği için faiz olanakları muazzam duruma getirilmiş durumda. Buna rağmen sürdürülebilir gözükmüyor. Çünkü krizle birlikte kırılan faylar, artık reel anlamda gelirde bir sıçramaya izin vermediği yani küresel ekonominin yatırım, üretim ve tüketim süreçlerindeki kriz birikimleri hızla ilerlediği için yolun sonu kapalı görünüyor.

IMF, Ekim ayı Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda bu patlama ihtimali giderek güçlenen şişkinliğe işaret ederek şu kaygıyı dile getiriyordu; ekonomide genel trendin etrafında akut olmayan riskler- yani kalıcı hale gelmiş riskler- var. Bunların bir kısmının krizi tetiklememesi sağlanabilir. Fakat elimizdeki borç şişkinliğinin yeni bir finansal yangına doğru gitme ihtimallerini güçlendirmektedir.

Bilindiği gibi düşük faiz ortamının yatırımları canlandırması, bu sayede istihdam ve gelir yönünden olumlu etkiyi yaratması beklenir. Fakat üretken alanların 1980 sonrası hızla bir finansallaşmayla spekülatif birikim alanlarına dönüşmesi ve gerilemesi, bu ortamın daha fazla borçlanmayla sonuçlandığı gerçeğini ortaya koymaktadır. Şirket borçları, bireysel borçlar ekonomik büyüme oranlarını yukarı yöne taşıdığı ve reel olmayan yapay bir büyüme yarattığı için, uzun zamandır bu durum iktidarlar ve ekonomi yönetimleri tarafından da kolaycı bir çözüm haline geldi. 2008’de borç dağı krizle birlikte tüm reel birimlerin üzerine çöktü, çalışanların sırtından finanse edilen kurtarma paketleri ile borçların bir kısmı ödendi, kemer sıkma politikaları ile borçların kalan kısmına kamu bütçelerinden pay ayrıldı ve nihayetinde tarihi borç rekoruna ulaşılması ile sonuçlandı. Muhtemel yeni bir krizde bu döngünün yine bu şekilde, faturası emekçilere kesilerek tekrarlanması kaçınılmaz olacaktır.

Bu kısır döngüyü ortaya çıkaran etmenler ise neoliberal yapısal sorunlardan başkası değil. Tüm dünyada daha radikalleşmiş bir sağın egemenliği altına giren ülkelerde bu sorunların daha da derinleşmesi, istihdamın ve kaynakların üretken olmayan alanlarda işlevsizleştirilmesi, emekçi geniş kesimlerin birikimlerinin ve soysal haklarının bir avuç finansal rantiye uğruna un ufak edilmesi sorunun önde gelen başlıkları. Bu başlıkların alt metinleri değişmedikçe , bu kısır döngü dairesel bir şekilde sürecek, her turunda sonuçları daha yakıcı hale gelecektir.