Boşa gitmesin son sıcaklığım
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER

Bir yılın daha sonuna geliyoruz. Yaşlandıkça daha ağır ilerlesin istediğimiz zaman, bir anlamda hızlı akmaya karar verir. Yapacak, ertelenmiş, peşine düşülesi çok iş vardır; artık tutumlu olmak gerektiği için zamanı iyi kullanmak gerekir


1 Öğle rakısı güzeldir. Dün sözde az içip söyleşmek için buluştuk Orhan, Musa ve ben. Ne mümkün… Konu konuyu açtı; eskileri yâd edip daldık söyleşiye. Soğuk havada, Nâzım’ın kış bahçesinde dalmışız… Keyfi yok kimsenin, bizimki de yalandan bir tebessüm. İnsan içindeki haykırışı dindirmeye çalışıyor böyle zamanlarda… Siyasal kavgalara ara verme isteği baş gösterir kimi zaman. Lâkin teneffüsü yoktur yaşamanın. Eğer bir kere girmişsen kavgaya, elden ne gelir ki! Düşünceyi durduramaz insan. Yaratma arzusundan vazgeçemez. Öylece akar gider…

bosa-gitmesin-son-sicakligim-228129-1.

Yirminci yüzyıldan söz ettik. Hümanizm azalarak geldi yirmi birinci yüzyıla. Şimdi bencil, vahşi, ilkesiz güruh içinde avlanıyor aydınlar. Hep böyle miydi? Belki… Ama giderek daha yalnız, kimsesiz hisseder oldu insanlar kendilerini. Sırtlarında bir kafesle dolaşıyorlar demiştim, tercih ettikleri mahpushanedir bu. Tatsız tuzsuz günler… İnsan mutlu olduğu anlarda suçlu sayıyorsa kendini, durup düşünmeli… Değişir mi dünya? Elbet inancı diri tutmak, mücadeleden kaçmamak gerek. Yorgunluk gelir geçer…

Eve varınca hafif kestireyim istedim, uzunca uyumuşum. Yorgun olduğumun farkındayım. Bedenim iyi dayanıyor bunca hoyratlığa. Bu çağda her hastalık ruhsaldır. Kesindir bu bilgi. Yediklerimiz zehirli, soluduğumuz hava öyle ama esas ruhumuz sancımakta her gün… Televizyonda biyografik bir film vardı. Kısacık baktım. Yetmez gibi gece vakti kalorifer borusu su damlatmaya başladı… Gündelik sıkıntı ve büyük sorunlar arasında ne fark var?

İnsanın sinir ucuna dokunuyor birileri.

Haber kanallarını izlemiyorum, sosyal medya tutuklu, kitap okudum geç saate dek!

2 Murakami pek ünlü bir yazar. Birkaç kitabını okudum, hiç haz duymadım. Şimdi de elimde “Tuhaf Kütüphane” adlı bir öykü kitabı var. Ne anlattığı belli değil. Derdi kalmamış galiba yazarın. Şöhret, para arttıkça sözü azalır yazarın. Öyle hissettim.

Yalnız ilginç bir şey deniyor; kitaplarında bir çizerle çalışıyor ve nesne olarak çekici kılıyor yazdıklarını Murakami. Kitabın sadece okumaya dair olmadığının göstergesi bu. Geçen kitabında da sevmiştim çizimleri. Ama ne dediğini anlamadım. Ahali bayılıyor adama. Benim göremediğim bir derinliği olsa gerek!

“Her zaman vaktinde getirirdim…” diye bir cümleye rastladım daha ilk sayfada. Yahu daha zaman ve vakit sözcüklerinin eş anlamlı olduğunu bilmiyorsa yazar ya da çevirmen; niye okuyayım kitabı? (Muhtemelen çevirmenin zaafı bu) Keşke tek dert bu olsa, diyeceğim de, demiyorum. Bu da bir dert… Her yandan bayağılık, sıradanlık, özensizlik akıyor. Vasatın hükümranlığı altında eziliyoruz.

Gece koyulaşıyor git gide. Serinlemiş ev iyice. Bir yerlerde uçak kaçıranlar var, düşürenler var, patlayan bombalar var… Sabaha karşı evleri basılacak kimseler var… Sürekli bağıran birinin sesi artık kulaklarımızı çoktan deldi de, yüreğimize hançer oluyor…

3 Lisede yakın dostum olan, hatta zamanının büyük bölümünü bizim evde, benim odamda geçirmiş birinin şaşırtıcı değişimi karşısında küçük dilimi yuttum desem yeri. Bu çocuk felsefeye, gitar çalmaya/müziğe düşkündü. Giyim kuşam merakı pek yoktu. Kendince bir havası vardı. Değerlerimiz ortaktı. Eşitlik, adalet kavgamız vardı. Şimdi bir gazetede ipe sapa gelmez yazılar kaleme alıyor. Şaşıyordum yazdıklarına, ta karşılaşıncaya dek. Gördüğüm adamı tanıyamadım ama yazıların sahibi olduğu kesindi bu eski dostun…

Ağzında sakız, dilinde bilmediğim sözler, acayip yırtık pırtık bir kılık, şımarık tavırlar… Aynı geçmişten gelip de, şimdi böyle konuşacak tek sözün kalmaması ne tuhaf! Birlikte saatlerce yürürdük, düş kurar, ölene dek dostluğumuzun süreceğine söz verirdik. Hadi yollarımız ayrıldı çocukça bir kavgada… Peki, ama insan nasıl olur da bunca değişir, yoldan sapar. Memleket yangın yerine dönmüş haldeyken, bunca gamsızlık anlaşılır değil!

Ortak bir arkadaşımızla karşılaştık geçende. Konuyu açtım. Acaba bende mi tuhaflık var, sınamak istedim kendimi. “Onu eskiden tanıyan herkes aynı şaşkınlığı yaşıyor” dedi. Lisede yıllarca yan yana oturmuşlardı. Ona da çok koymuş bu yeni biçimi… Sadece siyasal, toplumsal açmaz, sığlık yormuyor insanı. Belleğimize kazınan güzellik yitiyor işte. En iyisi eski dostu o tozlu rafında korumak. Dostluklar ölümlüdür, bilirim. Yas uzun sürmüyor bu çağda… Benimki takıntı olmuş demek…

4 Dışarıyı özleyince, perdeyi örtmek ne acayip değil mi? Eğer sokaklarda yoksulluk, şiddet, umursamazlık, yalan, ölüm kol geziyorsa… Yaprakların rengine dikkat etmeden çiğneyen pabuçların sert topuk sesleri yankılanıyorsa… Kedilerin bakışları daha bir korkulu, köpekler saklanmak zorunda sayıyorsa kendini… Bir türlü sabah olamıyorsa mesela… Gün doğmak için onca çırpınmasına karşın, bir türlü çiçek açmıyorsa… Soğuk kirle sızıyorsa burnumuzdan… Hani kar yağsın diye beklediğimiz halde, sadece çamur doluyorsa balkonlarımıza ve şemsiyemize taş düşmeye başlamışsa…

İstanbul’un büründüğü yeni kılığı hiç sevmiyorum. İki gün üst üste aynı yoldan geçince seviniyorsun. Aylardır önümüzde kazı yapılıyor. Kuş uçmaz kervan geçmez uzak diyarların hoyrat yollarından geçip varıyoruz sitelerimize! Herkes artık evinin içiyle meşgul! Sokağından umudu kesen insan içe kapanır, perdeyi örter.

Kulağımda hep o buyurgan ve kendini yineleyen mekanik tını var. Televizyonu açsan o, radyoya sığınsan o, sokak levhalarında o, okul, stadyum isimlerinde o, nereye dönsen aynı görüntü, aynı tekerlemeyi hoyratça söyleyen, hep söven o!
Perdeyi sımsıkı kapatıyorum ses sızmasın diye penceremden…

5 Bir yılın daha sonuna geliyoruz. Yaşlandıkça daha ağır ilerlesin istediğimiz zaman, bir anlamda hızlı akmaya karar verir. Yapacak, ertelenmiş, peşine düşülesi çok iş vardır; artık tutumlu olmak gerektiği için zamanı iyi kullanmak gerekir. Çocukluk bitince, yaşam sonlanır. Geride sadece uzatmalar kalır. Ölüme iyi hazırlanmak gerek.

Yılbaşı önemliydi bir zamanlar. Teyzemlere giderdik bazen, soba başında toplanılır, tombala oynanırdı. Sabaha dek uyanık kalmak bir tür özgürlükmüş. Televizyonda ne yayınlanacağına dek her mesele mühimdi. Öyle değil midir hakikaten, hazırlık süreci hep eğlencelidir, telaşlı, heyecanlı. Yaratı süreci gibi… Prova işte… Benim için yılbaşı gecesi cevizli sucuk demek!
Belki biraz da pestil…

Kuruyemişçi çıraklığı yaptığım zamanlar, başka yönünü de görmüştüm yılbaşlarının… Bir de cereyan kesintilerini anımsıyorum. Annem bankacı olduğu için tüm yılın dökümünü yapar, kasayı tutturmaya çalışırlardı. Gece geç saate dek kardeşim ve ben mahzun beklerdik onu. Çocuk sevincimizi bile çalmışlar… Anne sıcağı dolmadan eve hiçbir ânın güzelleşme imkânı yoktur.

6 Rıfat Ilgaz’ın 105. yaşını kutlamak için Kartal’da bir tören düzenlendi. Ben de davetliydim şiir okudum. Herkes “Hababam Sınıfı”ndan biliyor ustayı. Oysa “Karartma Geceleri”, “Sarı Yazma” ne güzel kitaplardır. Öğretmen sıcağı var içinde. Son şiirini Ataköy’de yazmış Rıfat Ilgaz. Sanki uzun bir yolculuk öncesi veda mektubu…
Son Şiirim

Elim birine değsin,
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım!
Ataköy/ 19.11.1991
Ataköy

Yazarların, sanatçıların sınav günlerindeyiz. Ya da hep sınavdadır bu işleri yapanlar. Rıfat Ilgaz’ın tüm yaşamı sorguda geçmiş gibi. Yazdıkları da bunun belgesi. Önemli iki romanı sinema filmi oldu. Biri hepimizin sevgisini kazanan “Hababam Sınıfı”; ki sınıf hak getire filmlerde sadece Hababam gösteriliyor, diğeri de “Karartma Geceleri”!

“Karartma Geceleri”nde Tarık abi oynamıştı. Faşizmin ne olduğunu tüm açıklığıyla gösterdi. Yaşamı boyunca hep aydınlanmanın peşinden gitti. Ülkenin en zor yıllarında terazisi hep doğru tarttı. Erken öldü, kahroldum. Ama öyle bir sevgi seliyle uğurlandı ki…

“Hababam Sınıfı” oyuncularından biri de Şener Şen. O da gitti saraydan ödül aldı. Hâlâ yaşıyor mu acaba? Bana kalırsa çok zamandır ölüydü zaten…
bosa-gitmesin-son-sicakligim-228130-1.
Tarık abi, Rıfat Ilgaz’ın yanında rahat uyuyordur eminim. Peki ya diğeri, yanlarına rahat gidebilecek mi?

7 İlk gençliğimde günlüğüm vardı. Bir de kalın şiir defterim. Kareli bir harita metot defterdi. Aklıma her geleni alt alta yazmıştım. Savruk duygular, gelgeç heyecanlar, tarifi imkânsız keder ve çocuksu mutluluklar. Bir de mektup yazardım sağa sola. Saklamışım o defterleri. İnsan gençliğinin bir anda önüne bu biçimde serilmesiyle sarsılıyor. Tanımadığın birinin çehresi beliriyor karşında. Ürkütücü bir karşılaşma bu. Hem nedensiz bir yabancılık hissediyor kişi, hem de utangaç bir esirgeme duygusu beliriyor aynı anda. Aptalca sözcükleri tamamen o uzak gencin üzerine yıkma olanağı da yok elbet…

Yıllar sonra, bu yaz, yeniden bu günce işine giriştim. Ne yaptığımı, yazdığımı, düşündüğümü unutmayayım diye mi? Onca yoğun iletişim olanağı içinde, insanın kendiyle bunca uzun erimli bir sözleşme yapması kolay değil. Akıllı işi hiç değil. Yaşadığını duyumsamak, belgelemek, bir başkasına da hissettirmek istiyor insan. Bu dünyadan ben de geçtim demenin bir yolu da bu! Çok zor bir yılda giriştim yeniden bu günce işine. Türlü felaketler içinde ruhumun can çekiştiği bir dönem oldu. Şimdi bir yıl daha bitiyor. (Sahiden şu yılları devirme, sandık odasının içine gömüp üstünü kilitleme alışkanlığından ne zaman vazgeçecek insanlık acaba?) Neyse… Eğer bitiyor konusunda insanlık uzlaşmışsa, oyunbozanlık etmek bize düşmez, geçelim o halde… De… Hakikaten unutmayı, kötülüklerden uzaklaşmayı becerebilecek miyiz?

Kindar bir nesil yetiştirmek telaşıyla gaza basmış, önüne geleni altına alıp, en zalim biçimde ezen bir sürücünün otobüsündeki talihsiz yolcularız biz! Bak, başka türlü de düşünülebilir, belki de yolcu değiliz de, altına alacağı duraktaki o kimseyiz. Boynundaki urganı güzel bir aksesuar sanan ahmaklarız belki… Kim bilir…