Boşalan raflar
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Senin kitabından bana ne der misiniz acaba? Bilmem, ben demem. Facebook’ta vaktimin epeyce bir kısmı arkadaşların gördüğü, bulduğu, aldığı, hatta sırf nispet olsun diye fotoğrafını koyduğu kitaplara bakmakla, imrenmekle geçiyor. Kitap fuarlarının ardından da böyle bir heyecana kapılır, aldıklarımın birazını anlatırım. Nispet vermek için değil, benim sevdiklerimi belki seven olur düşüncesiyle.

İzmir Kitap Fuarı’na gitmedim ama Cumartesi günü, Bekir’le arkamdakı iki rafta duran, diğerlerine de ufaktan yayılmış, hatta yerlere serilmiş kitapları yerleştirmekle geçti. Salon dediğimiz yerdeki raflara, giriştekilere ve yeni kütüphanemize, yani yatak odama. Arka oda tamamen DVD ve CD işgali altında olduğu için, bundan sonra yeni kütüphaneyi istersem tavandan aşağı sarkıtmam gerekecek.

Neyse ki, şimdilik sığıyoruz. Hatta gönderilecek kitapları kolileyip, diğerlerini yerlerine koyunca, arkamda iki küçük raf boş bile kaldı. Oraya en önce okumak istediklerimi koydum: Can Kozanoğlu’ndan Acemi Eğitimi ve Yalan Yıllar (ilkini okumuştum ama belki unutmuşumdur), Altay Öktem’den “O Adam Babamdı”, Sadık Yemni’den “Kayıp Kedi”, bizim ellerden. Sonuncusunu, Sadık’ı “Cinayet Masası”na konuk etme hevesiyle, okuyorum zaten. Çok umutlu olduğum bir başka yerli yazar eseri ise, Murat Saat’ten “Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın?”.

Gelelim diğerlerine: Geoff Dyer’ın okumadığım bir kitabı Türkçe’ye çevrilmiş: D.H. Lawrence’ın Gölgesinde Bir Hışımla / Out of Sheer Rage: Wrestling with D.H. Lawrence.” Dyer’ı yıllar önce Açık Radyo’dayken “But Beautiful” adlı kitabıyla keşfetmiştim. Seçtiği cazcıların hikâyelerini anlatıyordu. Önce haklarında okumuş ama esas kaynağı, fotoğraflar ve müzik. Caz programımda eğer o kitapta yazılmış bir cazcıya yer vermişsem, mutlaka kitaptan da bir şeyler okurdum. Archie Shepp bölümünü hiç unutamam, belki de kitabın adı o bölümde geçtiği için.

Sonra Kazuo İshiguro, tabii. Çağımızın belki de en iyi yazarı. Yönetmenler arasında Ang Lee gibi, yazarlardan da İshiguro, yaşamadıkları çağlara, bilmedikleri kültürlere, onlarla taban tabana zıt insanlara hâkim olmasını, haklarında inandırıcı şeyler anlatmasını bilirler. Gerçi on yıl aradan sonra yazdığı “The Buried Giant / Gömülü Dev” gene tartışmalara yol açtı, üstelik tartışmanın öbür ucunda üstademiz Ursula K. Le Guin var ama, olsun varsın. Onun vaktiyle de Harry Potter’ın bu kadar beğenilmesine kızdığını hatırlıyorum. Bu işte bir haksızlık olduğunu düşünmüştü. Ne olsa onun karakteri Ged de (bence en iyi fantazya karakteri) Roke adasındaki büyücü okulunda okumuştu ama, çocuklara Harry kadar hitap etmemişti işte. Bu seferki mesele ise, İshiguro’nun fantastik edebiyat ürünlerine tepeden bakar gibi görünmesi. Aslında yazdığı da düpedüz fantazya olduğu için, kendini savunuyor, karakterlerinin çağında bunlara inanıldığını söylüyor. Bizi üzer ama, iyi bir kitap yazmasını engellemez.

İki tane kaldı: “Küçük Adam Ne Oldu Sana?”sı ile küçük yaşta peşine takıldığım Hans Fallada’nın hakikaten tuğla gibi kitabı “Kurtlar Sofrası / Wolf unter Wölfen (Türkçesi Ahmet Arpad) ve 1957 basımı, James Baldwin tarafından yeniden anlatılmış bir “Robinson Crusoe”. Baldwin’i ne kadar sevdiğimi bilen Orçun Üçer, sahaf tavaflarından birinde bulup almış.

Aslında birimizdeki kitaplar niye ötekileri ilgilendirmesin? Varlığından haberdar oluruz, bilsek de bir daha duyunca yeniden okumak isteriz, peşine düşeriz, ne bileyim. Sadece onları yazmak bile kendimi iyi hissetmeme yol açıyor. Ne de olsa kitap-okur ilişkisi en sübjektif ilişki.