alpertasbeyoglu

Boşluktan kaçış

Ben hiçbir zaman bir savaş alanında bulunmadım. Savaşla ilgili çok şey okusam da, savaşı yaşamakla bilmek arasındaki farkı, senaryosunu Marguerite Duras’ın yazdığı “Hiroşima Sevgilim”den biliyorum biraz. Ne diyordu erkek, kadına, savaş yıkıntıları arasında: “Sen hiçbir şey görmedin.” Savaşı yaşayanların tanıklıkları, hayatın her daim devam etmek üzere geliştiği yönünde. Denilenlere göre her zaman savaşı düşünemezsiniz, ruh sağlığınız için çalışmaya verirsiniz kendinizi, fırsat buldukça eğlenip unutmanın yollarını aramanız gerekir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, savaşın toplumlar ve bireyler üzerindeki etkisi üzerine epeyce bir çalışma yapılmıştı. Kontrol edilemeyeceği düşünülen bir kötülükle karşılaşıldığında, insanlardaki iyilik grup dayanışmasıyla birlikte ortaya çıkabiliyordu. Bombalanan şehirlerde yaşayan halk, bir uysallık ve herkese anlamsız gelebilecek bir neşe halinde çalışıp zorlukların üstesinden oyun oynarmış gibi gelebiliyordu. Paris’te en çılgın partilerin savaş yıllarında olması, tehlikeye karşı güçlü bir inkâr olan manik savunmayla açıklanabilir mi? Savaşın neden olduğu travmalar, savaştan sonra özellikle rüyalarda kendini gösteriyordu. Bomba sesleri eşliğinde rahatça uyuyabilen biri, savaştan sonraki sessizlikte hatırlıyordu eski korkularını ve acılarını.

Melanie Klein, savaşları ölüm içgüdüsünün nihai kanıtı olarak tarif etmişti. İnsana zulmeden ruhsal kötü nesnenin dışsallaşması mıydı, bu uysallığın, neşenin ve dayanışmanın kaynağı? Yoksa baş edilemeyecek bir kötülük karşısında harekete geçen inkâr gibi savunma mekanizmalarının etkisi mi? Savaş yıllarındaki Londra’da intiharın azalmasını, insanların canla başla çalışmasındaki ve dayanışmasındaki gizi, vatanseverlik mitiyle açıklamaz genellikle psikologlar. Savaşın ardından herkes kendi dünyasına çekildiğinde, kötü nesne yeniden içeri döndüğü için mi ruhsal rahatsızlıklarda bir artış olmuştu; yoksa travmalar, savunma mekanizmalarını aşıp iç dönüşüme tâbi olacak bir fırsat yakaladığı için mi?

Filmlerde, romanlarda vardır böyle hikâyeler çokça; öyle güzel aşk hikâyeleri yaşanır, dayanışma ve hayaller öylesine güzel anlatılır ki… Aklıma doğrudan bir savaş filmi olmasa da Kemal Demirel’in romanından uyarlanan Tunç Başaran’ın yönettiği “Piano Piano Bacaksız” filmi geldi nedense. Doğrudan bir savaş filmi değil ama savaş yıllarında, yani 1940’lardaki İstanbul’da bir konakta geçiyor filmin hikâyesi. O konağa sığınmış farklı toplumsal kesimlerden kişilerin hikâyeleri ve dayanışması, bir çocuğun gözünden aktarılıyordu. Filmin sonuna doğru, keşke savaş bitmese de o konakta yaşamaya devam etseler diye düşünmeden edemiyor insan. Bütün o yoksulluk ve acıların, o dayanışma ve birlik duygusunun varlığı sayesinde özleniyor olması, ilginç değil mi? İnsanların bir araya gelip dayanışması için neden illa felaketlerin yaşanması gerekiyor?

2016 Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’ndaki bir yazıda Valdarsky, “boşluk varoluşu”ndan bahsediyordu. Yaygın olarak bilinenin aksine, kişi, kaygılardan kaçmak için boşluğa geri çekilmiyor, tam tersine boşluktan kurtulmak için kaygılara sığınıyordu; korkutucu olan içsel boşluktu, kaygılar değil. Endişelerini her şeyin üzerinde görenler, hava durumu dahil her şeyden şikâyet edenler, gerçekte kendi içsel boşluklarından korunmaya çalışıyorlardır. Savaş gibi tehlikeler karşısında yaşanan toplumsal dayanışma, kişilerin gerçek anlamıyla bir yok oluşla karşılaştığında hatırladığı varolma bilgisiyle ilişkilendirilebilir. Boşluk bir cansızlık halidir çünkü, varolmanın da yok olmanın da mevcut olmadığı. İçindeki boşluktan kurtulmak için yok olmayı tercih edenleri düşününce…

İnsan ilişkisel bir varlık nihayetinde, ancak ilişki aracılığıyla kurtulabilir boşluktan; dayanışma ise ilişkinin en yüce hali…

BİZİ TAKİP EDİN

359,930BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,830TakipçiTakip Et
7,819AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL