Boycott
ÜNAL ÖZMEN ÜNAL ÖZMEN

TDK sözlüğünde boykot “bir işi, bir davranışı yapmama kararı alma veya bir kimse, bir topluluk veya bir ülkeyle amaca ulaşmak için her türlü ilişkiyi kesme” olarak tanımlanıyor. Tanım sorunlu değil ama eksik. Kavramın kökenine ilişkin Wikipedia’nın verdiği bilgiden, “boykot”un ayrıca daha önce muhatap olunan durumu “yok sayma” anlamına geldiğini öğreniyoruz.

Boykot, İngiliz lordları adına İrlanda topraklarının İrlanda köylülerine kiralama işini yürüten emekli İngiliz subayı Captain Charles Boycott’un adından kavramsallaştırılmış bir sözcük. 1880’de tarım ürünlerindeki düşüş nedeniyle köylüler ödedikleri kirada yüzde 25’lik indirim talebinde bulunurlar. Boycott, Lordu (Erne ailesi) adına köylülere yüzde 10 teklif eder. İrlandalı etkin politikacı Charles Stewart Parnell’in toprak sahipleri ile ilişkilerini kesmeleri, onları yok saymaları önerisi halkta karşılık bulur ve köylüler, lordun uzlaşmaz tutumunu toprağı ekip biçmeyerek protesto ederler. Boycott’un birçok kiracının sözleşmesini iptal etmesi çiftçi eylemlerinin yaygınlaşmasıyla karşılık bulur ve lordların emlakçısı Boycott kendini bir anda yalıtılmış halde bulur. Öyle ki postacılar bile İngiltere’den gelen mektuplarını Boycott’a iletmez. Tarım alanlarının işletilmesi için İngiltere’den işçi, makine ve bunların güvenliği için çok sayıda asker gönderilir. Boycott’un biyografisinden öğrendiğimize göre her 500 sterlinlik hasılat İngilizlere 10 bin sterline mal olur.

Varlığını size hissettirmiş, belki de bir ölçüde kabullendiğiniz şeyi bir noktadan sonra yok saymak, o ana kadar yok sayılanın ortaya çıktığı, diğerinin meşruiyetini kaybettiği andır. Benim kuşağım, defalarca yüzüne karşı devlete seni tanımıyorum dedi; devlet, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de bütün heybetli ile ben buradayım diyerek kendini göstermeyi denediyse de hâlâ meşruiyetini sağlayabilmiş değil. Bilinirliğinden, hele de gücünden emin ukala birine seni tanımıyorum demek, genellikle bir bedeli olsa da keyif verici bir durum. Ben birine seni tanımıyorum demenin hazzını, ilk kez lise öğrencisiyken namı daha sonra üzücü bir şekilde ölümüne neden olan bir savcının “Ben kimim lan, biliyor musun?” sorusuna her defasında “hayır” diyerek tattım. Bedeli canımı acıtmıştı ama ben de onun ruhunu incitmiştim, adam çileden çıkmıştı.

Laik, bilimsel, demokratik, anadilinde eğitim talebini dillendirmek için gerçekleşen bu günkü boykot, aynı zamanda hükümetin geleneksel dinsel eğitimini yok sayma, tanımama anlamına gelir. Umursamaz görünmelerine bakmayın, Bülent Arınç’ın ancak fark edip dün dile getirdiği “Biz yüzde 50 oy alıyoruz. Fakat geriye kalan yüzde 50’de bir nefret söylemine dönüşüyor. Bu, bizim yüzde 50 oyumuza engel olmaz. Ama Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir.” tespitine bu gün daha çok katılan olacak; daha çok kişi “Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir” diyecek. Desinler, ortağı olmadığımız yönetimin yönetileni olmadığımızın bilinmesinde fayda var.

AKP’nin topluma dayattığı Suudi eğitimini tanımadığınızı, yok saydığınızı söylemek yetmez; bu ilkel eğitim politikalarını işlemez hale getirmek de gerekir. Bu konuda meslek haysiyetine sahip öğretmenlere büyük görev düşüyor. Daha çok da boykota destek veren öğretmenlere… Öğretmen, bu gün sözümü söyledim yarın önüme konan müfredatı uygularım dememeli; yukarıdan gelen eğitme, öğretme içerik ve talimatlarını mesleki denetiminden geçirmeden öğrencisine transfer etmemelidir. Bu vesileyle bir kez daha tekrar etmekte yarar var: Öğretmen, işlediği dersin, öğrenciye önerilen her materyalin, sorulan her sorunun, kullanılan dilin hangi amaca, kime hizmet ettiğini hesaplayarak davranmalı; öğrenciye aktarması istenen bilginin kimin lehine kimin aleyhine kullanılacağını; davranış ve becerilerin kimin işine yarayacağını sorgulamalıdır. Aynı tutum öğrenci ve velisi için de geçerli; onlar da dini baskı aracı olarak kullanan, iktidarı meşrulaştıran, toplumsal barışı bozan dilin kullanıcısı öğretmeni de olsa itirazlarını dile getirmelidirler.