Boynumuzdaki görünmeyen ilmik
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Devleti yönetenlerden sıklıkla duyduğumuz bir sözdür: “Şiddetle hiçbir şey elde edilemez.” Yönettikleri devlet şiddet aracılığıyla kurulmuş ve bilakis şiddetle meşruluğunu koruduğu halde söylerler bu sözü.

Max Frisch, Martin Luther King’i bir kişinin öldürdüğü yalandır diye yazmıştı günlüğüne 60’larda. Çünkü King’in öldürülmesi, tıpkı Hrant Dink’in öldürülmesine benzer. İki cinayetin arasındaki tek fark, ABD polisi ve askerinin cinayeti işleyenle hatıra fotoğrafı çektirmemiş olmasıydı. Üstelik katili de idamla yargılayıp 99 yıla mahkûm etmişlerdi. ABD’yi yönetenler, siyahi liderin aldığı tehditlerden haberdarlardı ve Martin Luther King’i korurmuş gibi yapıp öldürülmesine dolaylı (belki doğrudan) yardımcı olmuşlardı. Sonra da ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, ülkede yas ilan edip, o duymaya alışık olduğumuz sözü tekrarlamıştı basının önünde: “Şiddetle hiçbir şey elde edilemez.” Max Frisch’e göre, ABD şiddetle elde etmişti edeceğini, çünkü susturmuştu Martin Luther King’i.

Ülkeyi yönetenlerin kürsüye çıkıp “şiddetle hiçbir şey elde edilemez” deyip, Roboski Katliamı için böylesine ucuz siyasi manevralara başvurmaları bir çelişkiymiş gibi dursa da, gerçekte bir çelişki olmadığını devletler tarihinden görebiliriz. İşlerine gelince Dersim Katliamı’nı siyasi malzeme yapar hesap sorarlar, işlerine gelmeyince Roboski Katliamı’nda ölenleri kanun dışılıkla suçlar, bir yandan da ne kadar yüce gönüllü olduklarını ispatlamak için, bu “katledilmiş kanun dışıların” ailelerine, eşlerini ya da bakanlarını taziye ziyareti için  gönderirler. Ne şeffaf bir soruşturma yapılarak katliamdan sorumlu olanlar hakettikleri şekilde cezalandılır, ne de doğru düzgün özür dilenir öldürülen o yoksul insanların ailelerinden.

Ernst Bloch’un “İzler” adlı kitabında bahsettiği bir askerlik öyküsüne benziyor aslında durumumuz. Sırf karnını doyurmak için savaşa giden askerlerin arasına katılmak isteyen yoksul bir genci, askeri bölüğün komutanı olan Yüzbaşı, bir cesaret sınavından geçirmek ister. Hem askerlerini eğlendirmek, hem de erkekliğini ispatlamak isteyen Yüzbaşı, cebinden çıkardığı kısa urganı tavandaki kirişe asar ve o yoksul gence babacan bir ses tonuyla “Gel bakalım buraya oğlum,” der ve fıçının üzerine çıkıp ilmiği boynuna geçirmesini ister. Yoksul genç, bu babacan Yüzbaşı ne derse onu yapar, hatta diğer askerlerin şakalarına karşılık vererek eğlenir ilmiği boynuna geçirirken. Yüzbaşı ucunu tuttuğu urganı yavaş yavaş çeker ve yoksul gencin boynunu sıkmaya başlar ilmik. O yoksul genç, canı yansa, nefes almakta zorlansa dahi, fıçının üzerinde şakalar yapmaya, yapılan espirilere gülmeye çalışır, ama Yüzbaşı daha da ileri gidip fıçıyı tekmeler. İpin ucunda inleyen genç, hâlâ Yüzbaşı’ya bakarak gülmeye çalışır. Öyle ya, bu bir cesaret merasimiydi ve eğleniyorlardı hep birlikte. Yüzbaşı, askerlerini alıp o yoksul genci ipin ucunda bırakarak çekip gider ve giderken de kahkaha atarak “Şimdi bu yoldan ilahi ordu birliklerine gidiyorsun,” der. Askerler toparlanıp giderken, yoksul genç hâlâ Yüzbaşı’nın yaptığı o son espiriye gülmeye çalışıyordur.

Durumumuz ipin ucundaki o yoksul gence benziyor. O babacan Yüzbaşı’ya benzeyen siyasetçilerin gönlünü hoş etmeye çalışırken, boynumuzda bir yağlı urgan olduğunu ve bir fıçının üzerinde yaşadığımızı unutuyoruz.

Niye böyleyiz peki? Neden boynumuzdaki ilmiği göremiyor ve o ilmik boynumuzu sıkıp nefessiz bıraksa da, bir fıçı üzerinde yaşamaya bizi mahkûm eden bu tekelleşen küresel düzenin rehineleri olmaya razı olabiliyoruz? Çünkü hepimiz, Baudrillard’ın tanımladığı yeni bir “egemenlik evreni”nde yaşıyoruz. Bu egemenlik evreninde, “egemen olanlar” ve “egemen olunanlar” diye bir ayrım yok. Baudrillard’ın Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkan “Karnaval ve Yamyam” kitabında bahsettiği gibi, bu egemenlik, “politik iktidardan çok, her türlü meşruiyet ya da temsil alanının yanı sıra, boyun eğme ve iktidarla bağlantısı kopartılmış bir tür hipergüç”, kusursuz bir iktidar biçimi… Bu öyle bir iktidar biçimi ki, bizi hem kurban yapıyor, hem de kendisine suç ortağı… Tıpkı hikâyedeki o yoksul gencin, fıçının üzerine güle oynaya çıkıp boynuna ilmiği geçirmesi gibi… Tamam, kusursuz bir iktidar biçimi kurdular, ama kusursuz olan sadece bu yeni iktidar biçimi. Çünkü sadece Türkiye’de değil, dünyada da işler yolunda gitmiyor. Boyunlarında ilmik olan milyonlarca insan, artık nefes alamayacak hale geldi ve birileri tırnaklarını ipe geçirmiş durumda. Oluşacak yeni egemenlik-karşıtı gücün önündeki tek engel ise, yaşadığımız gerçekliği üreten, daha doğrusu gerçekliği öldüren sermaye. Sermayenin gözden geçirilmiş yeni bir analizini yapmadan ve sermayenin öldürdüğü gerçekliği diriltecek bir sanatsal kalkışma olmadan, boynumuzdaki o görünmeyen ilmik, daha çok canımızı yakacak…