Bozup gitmek
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

90’larda öğrencilik yaparken 80’lerde duvarlara yazılan sloganlar tam silinmemişti, Beyazıt Meydanı’nın tarihsel anlatısı devam ediyordu. Belki de o yüzden kitap okumanın anlamı farklıydı, âşık olunca daha bir şiir oluyordu insan. Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ne gidip nargile tüttürürken, dünyanın merkezindeymiş gibi hissedilirdi. Beyoğlu’na çıkınca bir öznellik akışına kapılmak mümkündü, kitapçılar, sinema salonları, çalan müzik, her şey bir şiir dizesinden ya da roman sahnesinden çıkmış gibiydi. Yargısız infazların, zorla kaybettirmelerin yaşandığı o karanlık günlere dair bir güzelleme yapacak değilim. Ama bugün nesnel dünya öznelliğe baskın ve Beyoğlu’nda kitapçıların kapanıp lüks mağazaların açılması gibi her şey başka bir biçime kavuşuyor. Bu değişimden edebiyat ve sanat da payına düşeni alıyor, kolay okunmak ve anlaşılır olmak temel bir kaygı artık. Derinleşmek için vakit kalmadı, aşkta bile.

Edebiyatın eskisi gibi toplumsal yaşamda önemli olamayışı, gerçekte insana dair duyulan inancın azalmasıyla, insanın insandan korkmasıyla ilgisi varmış gibi geliyor bana. Korktukça, insanlar arasındaki duvarların kalınlığı artıyor, duvarlar kalınlaştıkça daha da korkuluyor. Gezi gibi barışçıl bir hareketten muhafazakârların korkmasının belki de tek açıklaması, direnişin getirdiği yenilikler ve öznelliğin ortaya çıkışıydı. Saçma sapan komplo teorilerine inanmayı tercih etmelerine başka bir izah getiremiyorum. Bugün yaşanan bireycilik, kendi kaderini çizen ve kendini gerçekleştiren bir modelden çok, hayatta kalmaya odaklandığı için de, gelecek tahayyülüne ihtiyaç duymuyor. İnsanın gelecekten kopması, siyasetten ve gerçeklikten de kopması anlamına geliyor ki, IŞİD gibi örgütlerin taraftar toplaması ya da kafa kesmeli propaganda yapmayı tercih etmesi, totaliter anlayışların ülke yönetimlerini ele geçirmesi, günümüz insanının korkularıyla alakalı. Çaresiz özne, insana düşman bir dünya algısıyla hayat bulurken, dünyaya güvensizlik, psikolojik yardım için kliniklere başvuranların sayısını artırıyor.

Italo Calvino, onuru kırılmış bir dünyadan bahsediyordu, 1958’de bir konferans için kaleme aldığı bir yazısında, dünya savaşlarının neden olduğu kıyımların acısını hissederek. Peki ya, yaşadığımız ülkenin onuru?.. Bütün kıyımları geçtim, sadece Berkin Elvan’ın öldürülmesiyle ilgili, aradan beş yüz günden fazla zaman geçmesine rağmen, henüz bir davanın bile açılamamış olmasının utancı bile, kaldırılamayacak kadar ağır. Bu toprakların derinlerine işleyen yenilgi ve umutsuzluk duygusundan kurtulmak, belki Calvino’nun Hemingway’in romanlarındaki kahramanlarında gördüğü şeyle mümkün olacak. Hemingway’in kahramanları için, yaptığı eylemlerle özdeşleşerek, bir şeyi iyi yapabilmek dışında başka sorunu, başka yükümlülüğü yokmuş gibi davranırlar diyor Calvino. Ama o kahramanlar, huzur içinde balık avlamaya gittiklerinde bile, yüzyılın şiddet, savaş, barbarlık patlamalarının farkındadırlar, o yüzden en huzurlu anlarına bile boğucu bir kasvet eşlik eder. İçimizi saran kasvetin bizi gelecekten koparmaması için, Hemingway’in kahramanları gibi, kıyımlara gözümüzü kapamadan, ne yapıyorsak onu en iyi şekilde yapmak bir çare olabilir. Ama en önemlisi, kendimize ve genel olarak insana olan inancımızı güçlendirecek eylemlikler içinde olmak. İşçilerin patronlara ya da hükümetlere güvenmemesi ne kadar doğalsa, kendi aralarında toplumsal dayanışmanın olması da o kadar doğaldı eskiden. Bugün tacizin rutinleşmesinden, yabancı düşmanlığının ve şiddetin artmasından yakınılıyorsa, risk alamayan, güvensiz ve zavallı olduğunu kabullenmiş insanlar yaratan bir ahlaktan konuşmak gerekir. 80’lerden itibaren dünyayı etkisi altına alan, neoliberal muhafazakâr ahlaktan. Bugün bize dayatılan sansürcü, baskıcı, bütün yaşam alanlarını denetlemek isteyen otoriter ahlakın yıkıcılığına karşı, her şeye rağmen insana ve hayata güvenme riskini alanlar kuracak geleceği. Turgut Uyar’ın “ki hüznü bir mavilik duygusuna bozar gideriz biz” dediği gibi…